Zita’nın Hikâyesi

Resim: Orlando Agudelo-Botega, Paraiso, The Dream Maker

Zita’nın Hikâyesi

ECE İREM DİNÇ
Düş Kazanı - 21 Mayıs 2015

“Ben,” diye yanıt vermiş Zita, sakin ve ehliz bir edayla. “Bir tür masal ressamıyım, Hanımefendi. Yalnız, sizin bildiğiniz ressamlara hiç mi hiç benzemem…”

 Zaman… Nedir o?
Büyükbabam diyor ki; zaman bir çocukmuş,
deniz kenarında, deniz kabuklarıyla oynayan…
Theo Angelopoulos, “Sonsuzluk ve bir gün”

Efsane olur ki, çok, çok eski zamanlarda, bin bir çeşit işkence sonucu dehşetengiz bir biçimde öldürülmüş olan bir masal ressamı varmış. Tanrı, kullarının çamurunu yoğurup da onlara birer alın yazısı tasdik ettiği sırada, bu dil dibeği genç kıza da böylesi bir kader biçmiş. İsmi Zita olan bu masal ressamı, tıpkı gök seyyahları misali toprak kürenin her bir yerini köşe bucak dolaşarak, bakışlarında mutsuzluk sezdiği insanların rüyalarına gizlice sızmak ve onlara bir avuç umut sunmakla vazifelendirilmiş.

Zita’ya göre insanların rüyalarına girmek pek kolay işmiş doğrusu; ne ki, her rüya bitiminde bu insanların gönüllerine bir avuç olsun umut ve mutluluk serpiştirebilmek, işte zor olan tam da buymuş. Zita, masallarını kâğıtlara yahut gergeflere nakşedebilecek türden bir ressam değilmiş çünkü. O, insanoğlunun rüyalarına ve dahi hayallerine güneşler boyamakla yükümlüymüş. Kendini mahrumlardan sanan insanlara gerçekte makbullerden olduklarını gösterebilmek için didinir dururmuş zavallı. Rüyalarında Zita’nın o güzelleri güzeli suretiyle rastlaşan halklar, bu mahir ressamın gelişini muratlarının hâsıl olacağına dair bir beşaret sayarlarmış kimi zaman.

Günlerden bir gün Zita, dönemin en yüce imparatorlarından birinin karısı olan, hayli mutsuz ve hayli bıkkın bir kadının rüyasına sızıvermiş gizlice. Namı, dört iklim yedi bucak bütün bir yeryüzünü saran bu masal ressamını karşısında gören kadın, başlangıçta görünürle görünmezin, hayalle gerçeğin sınırları arasında bir yerde donup kalmış adeta. Kısacık, sonsuz bir düş ânı içinde bir şeyler mırıldanacak gibi olduysa da, hemen sonra vazgeçmiş. Duralayan, yalpalayan, sendeleyen bakışlarla bir süre sadece durup bakmış karşısındaki genç kıza. Nice sonra, içindeki ses ona bir imparatoriçe olduğunu kibirli bir tebessümle fısıldayıvermiş ve o vakit mutsuz kadın, kendinden beklenmeyecek bir gururla başını dikleştirerek, sanki karşısındakinin kim olduğunu bilmezmiş gibi, “Kimsin sen, ey çocuk!” diye haykırmış.

“Ben,” diye yanıt vermiş Zita, sakin ve ehliz bir edayla. “Bir tür masal ressamıyım Hanımefendi. Yalnız, sizin bildiğiniz ressamlara hiç mi hiç benzemem. Kâğıtla, kalemle, fırçayla, boyayla işim olmaz benim. Ben resimlerimi insanların hayal gergefleri üzerine nakşederim. Böylelikle, sonsuzluğun eşiğini adımlarım, hiç ölmem, yok olmam. Çünkü bütün kâğıtlar er ya da geç eskirler; boyalar çatlar ve dökülür, çizgiler bir gün mutlaka silinirler; ama bir insanın hayalleri üzerine ince ince dokunarak işlenmiş bir umut zerresini hiçbir kuvvet yok edemez.”

Bu sözler karşısında şaşıp kalan imparatoriçe, sesine iliştirdiği alaycı bir tonla, “Pekâla,” diye buyurmuş. “Bu işi nasıl yapıyorsun bakalım, Haydi! Anlat, biz de öğrenelim.”

“Ne yazık ki bunu size söyleyemem Hanımefendi,” demiş Zita. “Zira bu, ilahi bir sırdır.”

O anda neredeyse bütün bir evreni yerinden oynatacak denli kuvvetli bir kahkaha patlatıvermiş mutsuz imparatoriçe, hemen sonra da eklemiş, “Şu dünyada her şeyin bir bedeli vardır çocuk! Umudun ve mutluluğun bile. Söyle, bu ilahi sır karşılığında ne istiyorsun? Sana dilediğin her şeyi verebilecek güçteyim. İçimdeki mutsuzluğu, mutluluğa boyamanın bedeli nedir?”

Bu sözler üzerine hüzünle gülümseyen Zita, karşısındaki bu zavallı kadının gözlerinin içine bakmış ve şöyle demiş; “Çok üzgünüm Hanımefendi ama yeryüzündeki hiçbir masal, sizin yüreğinizdeki mutsuzluğu ve yalnızlığı üstlenemez. Ve ki şu âlemde gezinen hiçbir masal ressamı; sizinki kadar titrek, yitik bir düş gergefi üzerine umut nakşedebilecek güçte değildir…”

Bu olaydan günler sonra bir sabah, güneşin kâinata bol bol ışık saçtığı parlak bir tanyeri vaktinde Zita, nedendir bilinmez, yedi parlak göğü ve dünyayı yaratanın kutsal kitabına ant içmiş onlarca celladın ellerinde, korkunç bir şekilde can vermiş. Söylenenlere göre, rüyasına sızdığı son kişi Romalı bir kız çocuğu olmuş. Bu küçük kızın, henüz ne anlama geldiğini bile bilmediği zaman kavramıyla ilgili bir takım sorunları varmış. Öyle ki, geçip giden her dakikanın ardından gözyaşları döker ve “Zaman… bir gün bizi öldürecek baba!” diye feryat figan bağırırmış. Zita, onun uzun, siyah saçlarını şefkatle okşayarak, “Biliyor musun,” diye mırıldanmış, “büyükbabam, zamanın da tıpkı senin gibi küçücük bir çocuk olduğunu söylerdi hep. Deniz kenarında, deniz kabuklarıyla oynayan mutlu bir çocuk…”

Zita, bir vakitler sahiden yaşadı mı bilinmez, ama bugün, şayet böylesi bir masal ressamı yaşıyor olsaydı, eminim ki her birimiz uzak, mutsuz rüyalarımızdan birinin tam orta yerinde ona rastlamayı arzu ederdik. Yine de hep söylerim, bu dünya böyle bir yer işte. Gerek neşeden raks etmek, gerek teessürden gözyaşı dökmek… Hepsi de bu gök kubbenin altında gelip geçici şeylerdir. Kimi zaman şarabın safı güzelse, kimi zaman da tortusudur güzel olan. Bütün bunları Zita da biliyordu muhtemelen. Ve bildikleri yüzünden şu hayatta zulme uğrayan yalnız o değildi… Bu dünya perdesinde, bunun gibi hikâyeler ve oyunlar çok yaşandı, yaşanacak da.

Dilerim masalların ve efsanelerin gök bahçelerinden süzülen bütün o yıldızlar, her daim sizinle olsun.

 

, , , , , , , , ,
Share
Share