Kadim topraklar: Mezopotamya

Kadim topraklar: Mezopotamya

ECE İREM DİNÇ
Düş Kazanı - 19 Ocak 2017

İlk neyi konuşalım, diye sordu.
“En kolayı, en baştan almak…”
Amin Maalouf

Sevgili Fazıl Say’ın Mezopotamya Senfonisi’ni dinlemiştim, bundan yıllar evvel. On bölümden oluşan bu muazzam eser; dünyada, insana ait gördüğümüz pek çok şeyin, binlerce yıl önce Mezopotamya’da başladığını haykırıyor. Say, senfoniyi, iki kardeşi temsil eden solist çalgılardan basflüt ve bas-blokflüt üzerinden kurguluyor. Bu iki çalgı, gerçekte Say’ın anlatımında “suçsuz insanı” muştuluyor dinleyenlere. Derin kurgusal metinleriyle bu etkileyici hatta sarsıcı senfoni, aslında bütün bir coğrafyaya bir nevi barış çağrısı niteliğinde.

Şimdi, yıllar sonra aklına nereden geldi, diye soracak olsanız; muhtemelen yanıtım şu olacaktır: “Hiç aklımdan çıkmadı ki?” Doğruya doğru. Senfoniyi dinlediğim günden bu yana Mezopotamya üzerine bir şeyler yazmak için yanıp tutuşuyorum diyebilirim, fakat Mezopotamya hakkında bir yazı kaleme almak sandığımdan güç işmiş meğer, zaman içinde anladım. Öyle ki, söz konusu bu büyülü ova olduğunda kâğıda dökülen her sözcük, adeta insanoğlunun çok çok eski ve sırlı günlerine doğru hızla geri fırlıyor. Burada hâlâ capcanlı bir rüzgâr var ve insan, hakikatte bu coğrafyanın bir parçası olduğunu anımsadığı vakit, gözlerinin önüne, tanımlaması epey güç olan bir perde iniveriyor sanki, ama o zaman da bu canlanış tedirgin edici bir hâl alıyor. Çünkü kalem, anlatmaya başlayacağı yeri bir türlü belirleyemiyor.

Say’ın senfonisinde elektromanyetik dalgalarla çalınan ve uhrevi, adeta etrafa dünya dışı tınılar yayan theremin çalgısının sesi, Mezopotamya’nın korkunç dramının koruyucusu olan simgesel bir melek olarak ezgilendirilmiş. Sanıyorum ki, senfoni boyunca beni en çok etkileyen şey de işte bu meleğin sesiydi. Hatırlıyorum; Tevrat, Âdem ile Havva’nın yer âlemindeki ilk menzili olarak bu kan kızılı toprakları işaret etmişti. Nuh Tufanı burada yaşanmış ve insan, yeni baştan burada doğurmuştu kendini. Yunan mitolojisinde, Fırat ve Dicle’nin, güzelliği dillere destan kız kardeşiydi Mezopotamya, ilahesi Afrodit olan. Nedense hep bir kadın olarak anlatılagelmişti Antik Yunan masallarında. Yaşamı doğuran, insana can veren, uğruna ölünen ve hatta öldürülen, yanık tenli, kor kızıl saçlı efsanevi bir kadın…

Bir meleği de vardı elbet. Tıpkı kumdan bir söz, rüzgârdan bir fısıltı gibi, ona sessiz sedasız gölge olan bir melek… Çünkü insanoğlunun resmini üzerine çizmiş olan bu coğrafya, insanın ona ayna olandan duyduğu korku sebebiyle çokça hırpalanmış, çokça yorgun bırakılmıştı. İşte bu melek, belki de Mezopotamya’nın kendisinden çok, insan hafızasının koruyucusu olarak gönderilmişti yeryüzüne. Melek sayesinde belki de Mezopotamya’yı anlatacak sözcükler, binlerce yıl boyu hiç eksilmedi, tersine çoğaldı durdu.

“Pencereden gözüken görüntü, bakan göze göre değişir,” diyor Randolph Starn. Bir toprak parçası çiftçiye, avcıya, savaşçıya yahut bir kent insanına asla aynı görünmez. Biz insanlar topraklara; anılarla, umutlarla, hikâyelerle nüfuz ederiz. Bugün, Mezopotamya sessizlikler ve susturulmuş sesler içinde hâlâ capcanlı bir hikâye. Bu masalsı kızıl örtü, gerçekte bütün bir insanlık için geçmişin yok edilemeyen kalıntıları olarak durup duruyor aynı yerinde. Anıların karanlıkta kalmış yanlarını aydınlatan, unutulmuş olayları hatırlatan ve artık kimselerin duymadığı, hissetmediği sesleri hissettiren, kırıma uğramış mazlum kaderlere şahitlik eden bir ışık gibi Mezopotamya. Şüphesiz, bunda meleğin de etkisi olacak elbet.

Ben, bugün bir kez daha dinledim Say’ın senfonisini. Yıllar evvel olduğu gibi, bugün bir kez daha uzandım bu sonsuz hikâyeler diyarına. Söylenecek, anlatılacak çok şey vardı ancak ben içlerinden yalnızca meleği alıp çıkardım bu defa. Neden bilmem, kalemim onu seçti. Bir ana rahmi gibi her keresinde yeni bir kelam doğurmayı başaran bu coğrafya, aslında hepimizin kaderi, başlangıcı, sonu… Dilerim, melek hep bizimle olsun.

Bizzat Mezopotamya’nın kuzey kapısından çıkıp gelen sevgili Murathan Mungan’ın kaleminden bir satır paylaşmak istiyorum;

Zaten dünyadaki duygular ve görüntüler, kelimelerden daha çoktur. Bu yüzden renkler ve sessizlikler daha çok şey anlatır.”

Tıpkı Mezopotamya gibi… Ona bakmak, onu dinlemekten çok daha fazlasını söyleyecektir size ve kalem ne kadar çabalarsa çabalasın, bu hikâyede kelimeler hep eksik kalacaktır.

, , , , , ,