Sınır tanımayan isyankâr bir ruh

Sınır tanımayan isyankâr bir ruh

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 26 Kasım 2016

Sevgi Soysal deyince benim aklıma kurmacayla karılmış gerçek hayatın ya da hayatın gerçeklerinin kurmaca sınırlarına dayandığı bir hayal âleminin karma dünyasında gözleyen, sorgulayan, yeri gelince isyan eden bir ruh geliyor. Bunun için de, onu anlatmaya uygun görülmüş tanımların Sevgi Soysal gerçeğinde hiçbir anlamı kalmıyor. Sorular da anlamsızlaşıyor. Feminist miydi, değil miydi? Değilse niye değildi? Bir kadın nasıl olur da toplumun kabul görmüş kurallarına böyle pervasızca karşı gelir?

Kimileri, Yıldırım Kadınlar Bölge Koğuşu’na antimilitarist feminist bir manifesto gözüyle bakıyordu. Diğerlerine göre Soysal’ın yazdıkları, post-feminizm bağlamında ele alınmalıydı. Akademisyenler onun sadece politik bir yazar, özellikle de 12 Mart yazarı olmadığını savundu. Doğrusu bana da böyle bir değerlendirme, haksız, hadi eksik diyelim, bir değerlendirme gibi geliyor.

Özel hayatı da Sevgi Soysal değerlendirmelerinde tayin edici yer almamalı. Böyle bir tepeden bakan kadın değerlendirmesi, Soysal’a gerçekten haksızlık olur. Bir oğlu varken kendinden altı yaş genç bir erkek için (Başar Sabuncu) kocasından ayrılması, onunla evliyken ve hatta o askerdeyken, bu sefer kendinden altı yaş büyük birihe (Mümtaz Soysal) âşık olup ondan boşanması, hikâyeci/romanı malzemesi olma, yazdıklarına duygusal bir derinlik katma dışında, onun tercihleri olmanın ötesine gitmez bence.

Cumhuriyet dönemi bürokratlarından Mithat Yenen ile Alman asıllı Anneliese Rupp’un (sonradan Aliye Hanım) isyankâr kızı, doğal olarak kadınların baskı altında yaşamasını, böyle bir yaşamı peşinen kabul etmesini hiç hoş karşılamıyordu. Sırf bu yüzden çok düşkün olduğu annesini eleştirmeye başlayarak bunalıma girer. Aliye Hanım, kızının eserlerindeki kimi karakterlere de damgasını vurur. Sevgi ise üniversitede kendi özgürlüğüne kavuşmuştur. Bu arada, üniversitede tanıştığı Özdemir Nutku ile, ailesi karşı çıksa da evlenir.

Kocasıyla gittiği Almanya’da hiç durmadan yazar. Haldun Dormen’in yönettiği “Zafer Madalyası”nın tek kadın karakterini de oynar. Kendisi gibi bezgin, umutsuz kadınları anlatır. Tante Rosa (1968) gibi, Elâ gibi (Yürümek 1970). ““Hiçbirimiz ötekinden daha iyi değiliz. Aynı yolda, aynı alışkanlıklarla, yalnızca bir adım ilerde.” Ancak sadece Elâ’nın değil Soysal’ın da neredeyse bir karakteri olduğu Yürümek, TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülü aldığı halde, müstehcen bulunularak toplatılır. Böylece Sevgi Soysal kanunla ilk kez karşı karşıya gelir.

İlk hikâye kitabı Tutkulu Perçem’in yayımlandığı ve TRT’de program uzmanı olarak çalışmaya başladığı 1962 yılından neredeyse on yıl sonra hayatında önemli değişiklikler meydana gelir. 12 Mart 1971 darbesi ikliminde, Milli Birlik hükümeti baştayken, önce Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Mümtaz Soysal 6 yıl hapse mahkum olur Mamak’a atılır. Soysal onunla askeri cezaevindeyken evlenir. Derken o da tutuklanır ve 9 ay yatar. Üç aya yakın bir süreyle de Adana’da sürgün hayatı yaşar. Soysal’ın hapisteyken yazdığı, Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanan Yenişehir’de Bir Öğle Vakti (1973), benim en sevdiğim kitaplarından biridir. Baş karakterlerinden ziyade, öğle vaktinde Yenişehir’de dolaşan insanlarıyla… Bir sonraki kitabı Şafak’ın kahramanı Oya’nın yaşadıkları ise, Sevgi Soysal’ın son dönemde yaşadıklarına benzer. Yazar, son romanı Hoş Geldin Ölüm’ü ise tamamlayamadı. Onu, okurlarını, diğer eserlerini, ödüllerini, üç eş ve üç çocuğu geride bırakıp, 22 Kasım 1976’da, henüz kırk yaşındayken kanseri yenemeyerek bu dünyayı terk etti.

Romanları, hikâyeleri, gazetedeki köşe yazıları, çevirileri, radyo programları demeliymişim aslında. Romanlarının içinde üç tanesi beni çok etkilemiştir. Yukarıda sözü geçen Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, ile, Tante Rosa ve Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu.

Sonuncusunu en iyi anlatanlardan biri, hafta içinde “Et ne reste que des cendres” başlığıyla yayımlanan Sıcak Külleri Kaldı romanıyla Fransa’da Türkiye Edebiyat Ödülü’nü alan Oya Baydar oldu. Baydar, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na yazdığı önsözde şöyle diyor:

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu, otuz iki yıl sonra Sevgi’nin gözüyle ve yüreğiyle hatırlarken, anı yazma işi üzerine yeniden düşündüm. Neden bazı anı kitapları soğuk, ruhsuz, öğretmen edalıdırlar da bazıları sıcacıktır, insanı yüreğinden kavrar, sürükler? Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu anılarında bu sorunun cevabı var sanırım: Açıkyüreklilik, maksatlı saptırmalardan arınmış saf bir öznellik, şunları yazarsam bana ne derler kaygısından olabildiğince uzaklık, insanlara ve gerçeklere saygı. Sevgi bunu başardığı için, anıları bazen gülerek bazen hüzünlenerek, ama hep keyifle ve düşünerek okunuyor. Siyasal hamaset yapmak, kendini övüp kendini anlatmak için değil, insanı anlatmak için, insan sevgisiyle yazıyor. Sevgi’nin Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu, Sevgi’nin mahpushanelerini izliyoruz; onun gözüyle, onun aklı ve duygularıyla, onun diliyle. Böylece yapıt özel oluyor, biricik oluyor, basmakalıplıktan kurtuluyor.”

Tante Rosa ise, “Seni Seviyorum Rosa” adıyla, filmin senaryosunu da yazan Işıl Özgentürk tarafından beyazperdeye uyarlanmış (1992), Rosa’yı Sumru Yavrucuk oynamıştı. Ben, kitabın ruhuna yakın, iyi bir uyarlama olduğunu düşünürüm. Karakter ise, kocasını ve çocuklarını terk ederek annelik denen kutsal müesseseye ihanet etmiş biri sayılır. Zaten her haliyle toplumun dışında bir karakterdir. Onu unutamayışımızın nedeni de budur. Rosa, rahibe okulundan başlayarak, “günahkâr” sayılır. Vücudundan utanmayı bir türlü öğrenemez. Sonunda manastırdan atılır. Yemek yemeyi de çok sever, yaşamayı da. Evlenir, ama sonunda yuvasını terk eder. Türlü işte çalışır. Yorulur, yıpranır, yeni Rosalar doğsun diye dünyayı terk eder. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti gibi Tante Rosa da birbirine bağlanan hikâyelerden meydana gelir.

Sevgi Soysal’ın dünyadaki hikâyesi de kısa sürdü. Ama o bu hikâyeyi kitaplarında, karakterlerinde sürdürmeyi bildi. Ne yapalım öyleyse? Bir Sevgi Soysal kitabı alıp okuyalım. Gün bugündür!

, , , , , ,