SAA-2 / 004  Janım, Ne Kadar Rezil Olursak…

Desen: Merve Atılgan

SAA-2 / 004 Janım, Ne Kadar Rezil Olursak…

AHMET BÜKE
Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi - 07 Aralık 2015

Şarabın gazabından korkmalıydım.

Hayır, ben içmiyorum.

Ferdi Abi ve Douglas müptelası.

Yurdun bahçesinde tam sekiz elma ağacı var. En bol olan şey bizde. Kabuklarını etli etli soyup, biraz şeker ilave ediyorlar ve suyuna ekmek atarak mayalıyorlar. Berbat kokuyor oysa.

“Bedava her şey iyidir,” diyor Ferdi Abi.

Sonra şunları sıralıyor:

  1. Romalılar elma şarabını şehrin dört sınır taşına dökermiş.
  2. Bizans, bununla sur kapılarının menteşelerini yağlamış bir ömür.
  3. Osmanlı, sirke diye epey bir yutturmuş Kadı Efendi’ye.
  4. Cumhuriyet cep boyunu üretmiş. Sonra solcular onun şişesinden molotof yaptılar. Mükemmel kavranıyordu. Tırtıklı yüzeyi yiv-set işlevi gördüğü için elden çıkarken ivme alıyordu. Ben birkaçını havada bana doğru gelirken vurdum. Red Kit gibiydim o zamanlar. Tam amirimle birlikte olduğumuz arabaya doğru geliyordu. Böyle ışıl ışıldı. Çektim Alman çıplağını: Tak tak! Ortalık fener alayına döndü. Çok kutladı amirim beni. Uzun uzun öptü.
  5. Mademki, bu yurdun asayişi ve derin işleri bana ait, mutlaka elma şarabı olacak.

“Olajaaak,” diye bağırdı Kirk Douglas.

Bardaklar birer tüzük gibi karşılıklı çarpıştı.

“Seni seviyorum,” dedi Ferdi Abi, “fare olsan da, pis olsan da, arada beni öldürmeyi planlasan da seni seviyorum ulaaan!”

“Şeviom şeni,” dedi Douglas, “insan olsan bile…”

Bahçedeydik ve tepemizde harika bir dolunay vardı. Ilık yaz gecesine düşmüştük. Küçük mangalda habire onlara ekmek kızartıyor, üzerine bir dilim helva kesip, servis ediyordum.

Ferdi Abi bana döndü; “Sen şarabı sevmediğin için değil, ben müsaade etmediğim için içemiyorsun. Farkı anlıyorsun, değil mi?”

“Evet Ferdi Abi, tabii, ne haddime.”

“Aferin. Seviyorum bazen seni de.”

Tam kıvamına gelmiş olabilir her şey, diye düşündüm.

“Ferdi Abi?”

“Buyur evladım.”

Evladım mı? Hadi inşallah Rabbim, olacak galiba bu iş.

“Şimdi benim altı aylık borcum var yurda.”

“Biliyorum.”

“Müdür, Eylül’de ödemezsem kapı dışarı edeceğini söylemişti.”

“E, tabii. Kızılay değil burası.”

“Bunu biliyorsun yani.”

Küt diye masaya indirdi bardağını.

“Tersini nasıl düşünürsün!”

Douglas sızmak üzereydi, yine de gözlerini hafifçe açıp sövdü bana.

“Çok affedersin abi. Ağzımdan kaçıverdi işte. Şimdi diyorum ki…”

“Ne diyorsun?”

“Müdür bunağın teki. Dönem başında izinden döndüğünde çoktan unutmuş olur borcumu. İş, o mavi kaplı defterden ismimin silinmesine kalıyor. Odasına ben giremem ama senin uzanamayacağın yer, hâkim olamayacağın alan yok burada. İstersen beş dakikada halledebilirsin. Bir defa yüce gönüllüsün, sonra…”

“Bak şimdi,” diye sözümü kesti. “Bu yüzden hayatta kalma ihtimalin az.”

“Ajj,” diye tekrarladı fare.

“Bir kere senden güçlü olan birinin himmeti için onun yüksek ahlakını övüyorsun. Yani, olmayan bir şeyi. Zaten öyle olsaydı, senden güçlü olamazdı. Sonra, kendi potansiyelinin farkında değilsin.”

“Potansiyel derken?”

“Bizim seninle bir işimiz yok mu? Var. Tütüncüler Bankası’nı soyacağız, değil mi?”

“Evet, abi.”

“Hah, yani sen işime yarayacaksın. Bana en az birkaç yıl lazımsın. Ezcümle, o işi hallettim ben çoktan. Senin sayfanı yırttım ama yakmadım. Bende duruyor!”

Douglas, “Ahahahah!” diye gülerek sırtıma vurdu.

Karşılıklı güldüler.

Douglas gelip omuzuma başını dayadı sonra.

Bunu ne yapacağım, diye bir bakış attım Ferdi Abi’ye. Eliyle şarabı gösterdi.

“İç bence. Yoksa, ayık için cehennem olur sarhoş masası.”

O gece nasıl bitti, yatağıma nasıl gittim, bilmiyorum.

Sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyandım. Daha doğrusu, sıçradım. Çıplaktım ve göğsümde Douglas yatıyordu.

Çarşafa sarıldım, duvara yapıştım.

Gözlerini araladı.

“Janıım,” dedi, yine sızdı.

Koşarak banyoya gittim.

Banyo kapısında bir fotoğraf vardı: Gece, yatak, ben falan!

Altındaki notu okudum:

“Eşek hep sağlam kazıkta olacak: Janım!”

 

, , , , , , , , , ,