Popülarite ve yazarlık çıkmazı

Popülarite ve yazarlık çıkmazı

Kerem Görkem
31 Temmuz 2014

Hepçilingirler’in ironiyle yazdığı bu yazıdaki gerçekler, ne yazık ki ilgi görüyor ve uygulanıyor. Bas bas “Yalan söyleyin!” diye hicivle bağıran bu yazı acı bir gerçeği, edebiyatın “popülarite” adına vicdani yoksunluğa itilişini de ortaya koyuyor. 

Geçtiğimiz günlerde, Feyza Hepçilingirler’in 2012’de Evrensel gazetesi için kaleme aldığı “Popüler olmak isteyen yazar adayına öneriler” başlıklı hiciv dolu makalesine denk geldim.

Hepçilingirler, yazar adayının, postmodernizm zırhına bürünerek kendi üzerinden olası tüm eleştirileri savurabileceği; edebiyat adına hiçbir şey bilmiyor olsa bile, yine bu zırhla, kendini bilgenin önde gideniymiş gibi gösterebilme halini ele almış. Popüler olmak amacıyla yapılması ve yapılmaması gerekenleri, bugünün ünlü yazar profilini tiye alan maddeler halinde anlattığı yazıda, ayrıca, İngilizce yazmanın gerekliliği üzerine bir bölüm var. Hepçilingirler, geniş kitlelerce okunmak istiyorsak İngilizce yazmamız gerektiğini, sonradan Türkçe’ye çevrilen edebiyat işlerinin ne kadar başarılı olduğunu anlatıyor –isim vermeden, çok satan yazarımız Elif Şafak’a ayırdığı taşı da atmış oluyor. Beş bölümden oluşan ironik yazıya internet üzerinden de erişilebiliyor – değindiklerimin dışında, bütünüyle neyi eleştireceğimi merak edenler için.

Kendimi de bu kategoriye dahil ederek, bu hicivli makaleyi edebiyat cahillerinin de okuyabileceğini düşündüm ister istemez. Hatta böyle bir yazının, maksat biraz gülmek de olsa, en çok, edebi açıdan kendini yetersiz görenlere hitap ettiğini, daha çok da onlara ulaşacağını düşündüm. Popülarite üzerine çalışmış ya da halihazırda zaten popüler olan, fakat en önemlisi popülarite gayesinden kurtulmuş birinin, “Popüler olmak isteyen yazar adayına öneriler” başlıklı bir metniokumaya vakit ayıracağını düşünmek saçma olurdu. Ya da, zaten popüler olmuş bir yazarın, kendisine gönderilen bu taşları göğüslemek isteyeceğini. Her neyse, yazının tasvir ettiği tabloya bir süre güldükten sonra, koyu bir karanlığa düştüm. Çünkü kitleleri yanlış yönlendirir, bile bile ahlaki olmayana özendirir görünmekle dalga geçen bu ironik yazının, aslında dertli bir tabloyu da ortaya koyduğu açıktı.

Hepçilingirler’in ironiyle yazdığı bu yazıdaki gerçekler, ne yazık ki ilgi görüyor ve uygulanıyor. Bas bas “Yalan söyleyin!” diye hicivle bağıran bu yazı acı bir gerçeği, edebiyatın “popülarite” adına vicdani yoksunluğa itilişini de ortaya koyuyor. William S. Burroughs da “Yazmak yalan söylemektir,” diyordu, fakat farklı bir gerçeklikti onun ifade ettiği. Biri samimi itiraf, öteki piyasa rehberliği. Biri çaresizliğin, öteki çakallığın tanımı. Feyza Hepçilingirler’in alaycılıkla da olsa çizdiği tablo gerçekten düşündürücü. Aynı zamanda, bu tabloyu bu şekilde çizmek büyük de bir sorumluluk. Edebiyat çevrelerinin geleceği olmaya talepkâr yazar adaylarını, bu dünyanın yalan üzerine kurulu yönüyle buluşturmak ve bu yönün genelgeçerliğini, doğruluğunu, alaycılık yoluyla da olsa, uzun uzadıya tartışmadan iddia etmek, gerçekten çok büyük bir sorumluluk.

Aslında bu yazıyı, bahsi geçen makaleye cevap niteliğinde ve yine maddeler halinde yazılacak bir metin olarak düşünmüştüm, fakat bir blog için fazla uzun ve sıkıcı bir eleştiri olabilir diye, genel çerçeveye değindim ve bir madde üzerine yoğunlaşarak bitireceğim.

Makalenin dördüncü bölümünde geçen madde şöyle:

 “Yazacağınız şey, tüketim toplumuna, tüketsin diye sunulmuş bir maldır. ‘Kitap’ adını taşıyor olması, onu kutsal bir varlık gibi görmenizi gerektirmez. Kitabın kutsallığı tarihin derinliklerinde kalmıştır. Artık sadece din kitaplarına ‘kutsal’ gözüyle bakıldığını unutmayın. Kitabın tahtına kimi oturtacağınız konusunda tereddüde kapılmanıza hiç gerek yok. Yanıt açık ve tektir. Elbette parayı oturtacaksınız. Kitap, saygı gösterilecek değil, satılacak bir şeydir. Yazacaklarınızı okumaya hazır bir kitle varsa siz niye bunu paraya dönüştürmenin yollarını aramayasınız? Hele her yazdığınızı övecek birilerini ayarlayabilirseniz yalnız edebiyat dünyasından değil, medya dünyasından da kimsecikler elinize su dökemez.”

Edebiyat üzerine kafa yoran, edebiyata değer veren ve sanatın diğer çeşitleri arasında bile edebiyatın biricikliğine inanan birinin, bir yazarın çizdiği bu tablo elbette düşündürücü; bir o kadar da korkutucu. Para… Şöhret… Kapitalizm… Herkes bunların peşinde!

Peki ya yazarın üzerine düşen vazifeler? Bunlar tümden yitip gitti mi yani? İyi edebiyat, kötü edebiyat zaten şurada dursun. Çok satmanın ya da popülerliğin, edebiyatın niteliğiyle ilgili olmadığını tecrübe ettik. Fakat edebiyatçının, hatta tek kalıba koyarsak sanatçının, topluma karşı birtakım sorumlulukları olduğunu göz ardı edebilir miyiz? Bundan böyle etmemiz mi gerekiyor? “Her yazar toplumcu olmalıdır!” ya da “Her yazar Edward Said gibi eline taş almalıdır!” demiyorum. Buna karşın, herdaim aydınlık tarafta olmayı dileyen bir edebiyatçının, topluma ve üzerine yüklenen vazifelere tâbi olması lazımdır. Salt paraya değil…

Bir süre güldüm, sonra karanlığa düştüm demiştim. Çünkü şunu sormadan edemiyorum: Hepçilingirler’in tiplediği yazar, bundan böyle duyup erişebileceğimiz tek yazar tipi mi?

 

 

 

, , , , , , , ,