Fakat Müzeyyen’den The Cut’a

Fakat Müzeyyen’den The Cut’a

Kerem Görkem
23 Aralık 2014

Ben galiba şu hayatta güzelliğine inandığım şeyleri bir türlü anlatamıyorum. Beğenmediklerimi yermeyi, belki tukaka etmeyi daha iyi biliyorum. O da benim küstahlığım… Yalnızca bir biçimde tarif edemediğim şeylerin güzelliğine inanıyorum. Öyle güzeller ki, ben onları anlatmakla baş edemiyorum.

Bu bir sinema yazısı değil. Zira sinema eleştirisi yazmak, sinema sanatına dair bir şeyler söylemek başkalarının işi. Ben sadece, hikâyeleri düşünmeyi, bu hikâyelerin nasıl anlatıldığı ve kurgularındaki tutarlılık üzerine kafa yormayı seviyorum.

Bütünüyle bir film hakkında “iyi” ya da “kötü” demek kolay; fakat bu iki kelimeyi de kanıtlamanın, haklı bir zemine oturtmanın imkânı yok. Olsa olsa bir şey söylüyorsunuz ve alıcısını buluyor, ya da başkaları tarafından topa tutuluyorsunuz. Aslında sinemaya has bir durum da değil bu. Kafanızı kaldırıp çevrenize bir bakın. Her şeyle ilintili, herkesle uyumlu kimi, neyi görebilirsiniz ki? Birinin iyisi ötekinin kötüsü; benim siyahım senin beyazın; Fatih Akın’ın The Cut’ı, Çiğdem Vitrinel’in Fakat Müzeyyen’i olabilir. Gecenin sabaha döndüğü ânı kimse yakalayamaz.

Geçtimiz cuma ve cumartesi günleri, az evvel de sözünü ettiğim iki filmi seyrettim. Ama ilkin Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’dan bahsetmek lazım.

Filmin öyle çok reklamı yapıldı ki, merak etmemek elde değildi. Haftalar öncesinden fragman yayınlandı, medyatik/sempatik oyuncular, müzisyenler filmi öven, izleyiciyi meraklandıran şeyler söyledi. Bir kült geliyor sandık (âh ki), yanılmışız.

İlhami Algör’ün aynı adlı romanından uyarlanan yapıt gedikliğini esasen buradan alıyor. Kitabı okumadım fakat bu yazıya başlamadan önce yaptığım ufak araştırmada bir şeyler yakaladım. Üzerine yazılmış, çizilmiş pek bir şey olmasa da şu kadarını biliyoruz, Çiğdem Vitrinel BirGün’e verdiği röportajda söylemiş: Kitap bir nevi bilinç akışı tekniği ile yazılmış, zaman ve mekânda sıçramalarla ilerleyen bir anlatıma sahip olduğundan sinemaya uyarlamak zordu. Ceyda Aşar ile birlikte hikâyeyi belirli bir olay örgüsü olan daha geniş bir zaman dilimini kapsayan bir öykü haline getirdik.” (Alkan Avcıoğlu’nun haberi: “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’nun ilham kaynakları”, 12 Aralık 2014, BirGün Gazetesi)

Bilen bilir, Çiğdem Vitrinel de haklı; bilinç akışı tekniğiyle yazılmış metinleri sinemaya uyarlamak zordur. Hatta sinemaya uyarlamak şurada dursun, bir okuyucu olarak kurguyu etraflıca anlayıp özümsemek bile başlı başına bir meseledir. Bütün bunların farkındayken böyle bir işe atılmak ise büyük cesaret; yönetmeni kutlamak gerek. Lakin mesele, Vitrinel’in verdiği demecin son cümlesinde. “Hikâyeyi belirli bir olay örgüsü olan daha geniş bir zaman dilimini kapsayan bir öykü haline getirdik,” diyor ya hani, işte sorun tam da burada. Bu, muhtemelen filmi daha anlaşılır kılmak için yapılmış bir şey, fakat –eğer varsa– hikâyenin derinliğinin kesinkes yok oluşuna yol açmış. Çeşitli klişelerle ilerleyen basit bir aşk hikâyesinden öteye geçilememiş. Yer yer filmin (kitabın) kahramanı Arif’in iç sesi olarak duyduğumuz ve ekrana da yansıyan sözler, bir okurun işitmekten sıkıldığı türden şeyler. (Bu konuda iyi bir uyarlama örneği merak ediliyorsa, James Franco’nun Döşeğimde Ölürken’i seyredilebilir.)

Burada belki de İlhami Algör’ün bir şeyler söylemesi gerekiyor, kitabını okumadan filmi seyretmiş benim gibilerinin eserini ‘kötü’ bir roman olarak tanımaması açısından. Çünkü sinema salonundan çıktığımda kafamda şu cümle dönüyordu: Fakat Müzeyyen bu ucuz bir hikâye!

***

The Cut hakkında söylenecek çok şey var; ama insan –tıpkı Nazaret gibi– bir nevi “sükûta mahkûm” oluyor filmi seyrettikten sonra. Her şeyin ötesinde tarihsel gerçekliğin kurmacaya nasıl yedirilmesi gerektiğine dair iyi bir ders izliyoruz iki saati aşkın süre boyunca. Tahar Rahim’in inkâr edilemez oyunculuk becerisinden ziyade, Bartu Küçükçağlayan’ın ufak ama mühim rolünü nasıl kotardığını gözden kaçırmamak gerek. Canlandırdığı Mehmet karakteri bize çok şey anlatıyor. Sırf bunun üzerine bir yazı yazılabilir.

Film hem Türkiye’de hem yurt dışında çok eleştiri almış sinema eleştirmenleri tarafından. Ama ben Rober Koptaş’ın tarafında yer alıyorum, filmin sadece sinema açısından değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum ve yazdıklarının altına imzamı atıyorum:

“The Cut’ın özü, herhalde başka her şeyden çok, yüz yıldır Türkiye’de ve dünyada anlatılamayanı anlatma çabası. Bir filme, bir sanat eserine yüklenmesi haksızlık olan, çok ağır bir yük bu. Bu yükü omuzlarında hisseden Fatih Akın’ın, Ermeni soykırımına dair ilk ağızdan ‘anlatılması gereken’ her şeyi; savaşın taraflarını, sürgünü, zorla çalıştırmayı, katliamı, cinayet işlemeleri için salıverilen mahkûmları, tecavüzleri, açlıktan ölen çocuk ve kadınları, din değiştirmeye zorlananları, ölüm kuyularını filmin içine sıkıştırmak zorunda kalması, Türkiye’nin ve dünyanın yaşananlar karşısındaki körlüğünün, sağırlığının sonucu. Bu körlüğe ve sağırlığa meydan okuma zorunluluğu karşısında yönetmen, hakikati anlatabilmek için sanatından, sinemacılığından taviz veriyor; omuzlarındaki yükü filmin izleyicisiyle paylaşabilmek için, başka herhangi bir hikâyede herhalde başvurmayacağı anlatım yollarına sapıyor ama bu zor işin altından kalkıyor da.”

Ben galiba şu hayatta güzelliğine inandığım şeyleri bir türlü anlatamıyorum. Beğenmediklerimi yermeyi, belki tukaka etmeyi daha iyi biliyorum. O da benim küstahlığım… Yalnızca bir biçimde tarif edemediğim şeylerin güzelliğine inanıyorum. Öyle güzeller ki, ben onları anlatmakla baş edemiyorum.

The Cut da böyle… Bu yüzden ki fazla bir şey yazamayacağım hakkında. Ne olur gidin görün.

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,