Kayıpların Romanı

Kayıpların Romanı

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 25 Mart 2017

Neslihan Önderoğlu’nu bir okur olarak öyküleri sayesinde tanıdım. Derken romanlar geldi: Önce Bana Sesini Bırak, şimdi de Ay Dolandı. Bununla, öykü çevrimini tamamladığını ve artık romana geçtiğini kastetmiyorum. Bir roman yazınca kendini öyküden mezun olmuş sayanlardan değil Önderoğlu. Hatırlıyorum da, Alice Munro’nun Nobel aldığı yıl o da ilk kitabı İçeri Girmez miydiniz? ile saygın Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görülünce, bunun hayatında hoş bir tesadüf olduğunu söylemişti.

Sanırım üzerinde çalıştığı kitabın öykü mü, roman mı olacağını, piyasanın beklenti ve baskısı değil de, yazdıkları dikte ediyor ona. Bir söyleşisinde, “Pek çok iyi öykücü de bu baskıya boyun eğip kötü romancılar olabiliyor,” demiş ve eklemişti: “Yine de bütün bu tartışmalar öykünün değerini düşürmez.”

Neyse ki romanın değerini de düşürmüyor. Çünkü asıl önemli olan insanın romana hazır olup olmamasını anlayabilmesi. Bazı öykücüler doğal bir akış içinde iyi romancı olabiliyorlar. Ay Dolandı da iyi bir roman. İstanbul’a sonradan gelmiş karakterleri, bu şehrin, Türkiye’nin ve günümüz hayatının sembolleri… Ya da, Neslihan Önderoğlu’nun dediği gibi, günümüz Türkiyesi’nin küçük bir fotoğrafından farkları yok. Yazar gene büyük şeyler yerine “küçük” şeyler anlatmayı seçmiş. Ama bu da bir aldatmacadan ibaret. Çünkü, aktardığı küçük ama unutulmaz olaylar, esasında insanların en büyük sorunlarına ilişkin.

Neslihan Önderoğlu örneğinde, sonu açık hikâyeler anlatmayı da buna dahil edebiliriz. Son söyleşimizde öykülerinin “son”una bağlı soruları (Ne olacak? Gidecek mi? Buluşacaklar mı?), hem okur hem de izleyici olarak, “son” görme alışkanlığımıza bağlıyordu. Oysa o yazmadığı gibi, söylemek de istemiyor. Okura bırakmış son’u, nasıl isterse öyle düşünsün.

Ay Dolandı’nın da böyle açık uçları var. Karakterleri, İstanbul’a çeşitli yerlerden gelmiş insanlar. Öncelikle, iki aile var. Erzurum’dan gelen İhsan ve Ahmet kardeşler ile, Sünni bir delikanlı ile evlenen kızları yalnız kalmasın diye onun ardından İstanbul’a taşınmış Alevi aile. Başına buyruk Güldal, yakışıklı Ahmet ile tutkulu bir aşk yaşamış, evlenmişler. Onları tanıdığımızda ise, Ahmet bambaşka bir insan. Hayal kırıklıkları ile karşılaşınca, dinden medet ummuş, sevdiği karısı örtünsün diye bir gün yatağın üstüne bir pardesü ile bir başörtü bırakmış. Güldal da ona kıyamadığı için isteğini yerine getirmiş. Gel gör ki Ahmet, fabrikadaki işinden çıkarılınca bütün bütün çökmüş.

Tek umudu, ağabeyi ile Erzurum’dan gelince yaptıkları gecekonduda. İhsan, çocukluktan beri içine kapalı biriymiş. Gene öyle, hak ettiği saygıyı da göremiyor. Evi, bahçesi, özellikle bahçeye annesi için diktiği incir ağacı onun için çok kıymetli. Gecekondunun müteahhide verilmesine karşı çıkan tek kişi de o. Öyle ki, iki böbreği de çalışmaz hale gelince ona böbreğini vermiş olan kardeşi Ahmet’le sırf bu yüzden darılıyorlar.

Güldal’ın kardeşi Erdal; paraya pula önem vermeyen, aklına estiği gibi davranan, dürüst ablasının aksine, maddi çıkar peşinde bir çocuk. Babasının tuhafiye mağazasını ona vermesini istiyor ki modernleştirsin, genişletsin. Ne yazık ki, tembelin teki ve ona hiç yüz vermeyen Saliha’ya âşık. Saliha’nın ideali ise Güldal. Kimseyi dinlemiyor, annelerine tıpatıp benzeyen dedikoducu, zevksiz ablalarından nefret ediyor. Erdal’a da aldırdığı yok. Sünger Bob (Sponge Bob) olarak çalıştığı AVM’de onlarla birlikte çalışan Kürt tıp öğrencisi Miran’ı gönlüne göre buluyor. Az konuşan, düşünen, yalnız bir çocuk.

İyi çizilmiş, sağlam, akılda kalıcı karakterler. Hele bazıları unutulur gibi değil. Ama Neslihan Önderoğlu sadece bu sağlam karakterleri yaratmakla kalmıyor, kitabına bir film akıcılığı da kazandırmış. Kendi dediği gibi, adeta “görerek” yazıyor. Bunda herhalde senaryo yazma eğitimi görmesinin de payı var. Eh, ne de olsa, kendisi profesyonel bir okur ve bir sinema tutkunu. İkisini senaryoda birleştirmiş, sonra da o akışı kitaplarına aktarmış.

Bir başka özelliği de mekânlara can vermesi. Kentsel dönüşümün pençesindeki Fikirtepe’yi bizim için nasıl canlı hâle getiriyorsa, bahçedeki incir ve maltaeriği ağacının sarıldığı duvarı da bir mekân olarak vurguluyor. İhsan için bu ağaçlar, Erzurum’dan geldikten sonraki yuvası demek, yaşlı annesinin yok olup gitmemek için üstüne dikilmesini istediği ağaç demek… İncir onun için de, sevgili kızı Saliha için de kök salmak, güvenmek, şehirde memleket havası estirmek anlamına geliyor. Kadim zamanların kutsal meyvelerinden biri olan incirle Önderoğlu’nun da hatıraları var. Küçükken tepesine tırmanmaya heves etmiş ve kendini yerde bulmuş çocuklardan. Gene de seviyor olsa gerek. İncirden düşen çocuklar, büyüklerin dediğinin aksine, iflah olabiliyor çünkü.

Peki ya “son”? İşte ona kitabı bitirince siz karar vereceksiniz.

, , , , , , ,