Kaldırımda 1 Mayıs

Kaldırımda 1 Mayıs

IRMAK ZİLELİ
Bozuk Saat - 01 Mayıs 2017

Önce polisler geldi. Yıllardır bu gördüğüm kaçıncı 1 Mayıs, alıştım artık. Pek çoğu uykuluydu. Bazısı gergin. Tedirgin olanlar da yok değildi. Belki de ilk 1 Mayıs’larıydı, yani polis olarak katıldıkları. Anası babası işçi olan var mıydı içlerinde?

Ben bunları düşünürken bir ıslık sesi duydum az öteden. Ne marşı bu? Yoksa bir halk şarkısı mı? Şarkının melodisi ile duyduğum nabız bir olmuş, benim yelkovanla akrebin kafasını yine karıştırmıştı. Birlikte ıslık çala çala meydanı dolaşmaya başladık. Henüz kimsecikler gelmediğinden oyalanıyorduk.

Derken, polislerin yanından geçtiğimiz sıra ıslıkçının nabzında bir değişiklik oldu. Korktu mu diye düşünürken ıslıkçı, polislerden birinin iyice yanına sokuldu. Belki de korkusunu yenmeye çalışıyordu. Gençten bir polisti karşımızdaki. Önce şüpheyle süzdü bizi. Eylemci olduğumuz her halimizden belliydi. “Ateşin var mı kardeş?” dedi bizimki gülümseyerek. Genç polis çakmağını uzattı tereddütle. Islıkçı işini bitirdikten sonra polisin elini avuçlarının içine alıp teşekkür etti. Tuhaf biri olduğunu düşünmeye başlıyordum. Sigarasını tüttürürken demin çaldığı melodinin sözlerini de mırıldanıyordu şimdi. Hiç bu kadar neşeli bir eylemci görmemiştim. Çoğunlukla öfkeli olurlardı.

Bir sigara içimi daha gezindik meydanda. İlerideki caddenin girişinde durdu, cebinden bir gümüş kutu çıkarıp sigarasını onun içinde söndürdü. Oysa yerler çöpten geçilmiyordu. İzmarit mi dersin, bildiri kâğıdı mı dersin, broşür mü… Ne ararsan vardı. Buralı değil gibiydi bu adam, sanki başka yerden gözlemci olarak gönderilmişti. Bir yandan da herkesten daha çok buralıydı. Yani nasıl diyeyim, yürekten çalıyordu ıslığı, mırıldanırken de gözleri ışıl ışıl oluyordu böyle. Orta yaşın eşiğinde olmalıydı. İlk heves, gençlik heyecanı desem, o da değildi bundaki.

Neden sonra, “Bunların meydana gelmesine çok var, iyisi mi ben korteji bir yerinden yakalayayım,” dedi kendi kendine. Meydandan, yani evimden uzaklaşmak beni her seferinde bir parça tedirgin ederdi, ama bu adamda insana güven veren, dostça bir şeyler vardı. Endişeye mahal yoktu yani, o yüzden nabzına iyicene yerleştim.

Yanımızdan yöremizden geçen insanlara, “İyi bayramlar amca, iyi bayramlar teyze, iyi bayramlar ablacım, iyi bayramlar ufaklık,” diye diye yolu tamamlamıştık bile. Bizimkinin nabzı yürüyüşçüleri görünce hızlanmıştı. Sanki kırk yıllık ahbabını ya da sevdiğini görmüş gibi heyecanlı. Ortasından daldık korteje. Bir tuhaflık sezmiştim, ama bir şey de diyemezdim. İp gibi dizilmişti eylemciler. Her sıra beşer kişiden oluşuyordu. Biz öyle sorgusuz sualsiz dalınca düzeni bozmuş olmuştuk. Aralarına sığışmaya çalıştığımız iki eylemcinin nazarlarıyla karşılaşınca ıslıkçı da aydı duruma. Biraz sonra bir el tarafından kortejin dışına çekilmiştik bile. Adamın yüzünde hiç de sevecen olmayan bir ifade vardı, tırstığımı itiraf etmeliyim. Kortejin sonunu işaret ediyor ve bağırıyordu. “Eyvallah!” dedi ıslıkçı. Böylece kortejin dışından geriye doğru, yürüyüşçülerin ters istikametine yürümeye başladık.

Biraz sonra başka bir grup çıktı karşımıza. Bunlar öyle düzenli sıralar halinde yürümüyorlardı. Islıkçının keyfi yeniden yerine gelmişti. Daldı aralarına. Daldık yani. O sırada bir slogan atılmaya başlandı. Biz ağzımızda sigara olduğundan atamadık tabii. Fakat benimki aldırmış görünmüyordu. Sigarasının ve yürüyüşünün tadını çıkarır gibi bir hali vardı. Ne olsa neşesi bozulmayacaktı belli ki. Hava da tam bahar havasıydı hani.

Neden sonra kortejin dışından birinin el kol işaretleri yaptığını gördük. “Sigarayı at,” mı diyordu acaba? Ama zaten dibine gelmiştik. Benimki tam gümüş kutuyu çıkaracakken adam geldi; “Slogan atmayacaksan burda ne işin var arkadaşım, katılacaksın sloganlara, hadi bakalım, daha gür daha gür!” diyerek sigarayı bir hışım alıp yere atmasın mı! Adamın arkasından bakakalmıştık. Islıkçı yalnız olmadığını bilirmiş gibi, “Hadi hadi çıkalım burdan,” dedi. Yine dışarıdaydık işte. Ve yine ters istikamette yürümeye başlamıştık.

Bu grup bitip yenisi başladığında ıslıkçı yine neşeliydi. Sorgusuz sualsiz, eylemcilerin kılığına kıyafetine bakmadan daldık aralarına. Fakat çok geçmeden ikimiz de fark ettik ki, bunların arasında sırıtıyorduk. Hepsinin üstünde üniformaya benzer tek tip kıyafetler vardı ve kırmızı maskelerle yüzlerinin yarısı örtülmüştü. Bir tek gözleri meydandaydı ve bize hiç de dostça bakmıyorlardı. Davetsiz misafir olduğumuzu hemen anladık tabii. Tekrar kaldırıma çıktık. Islıkçı ter içindeydi. Ayaklarını rap rap yere vurarak yürüyen üniformalıların arkasından bakarken, nabzını duymaya çalıştım. Ne hissediyor, ne düşünüyordu acaba? “Hayır,” dediğini duydum, “neşemizi yitirmek yok.”

Artık biz duruyorduk, yürüyüşçüler akıyordu. Sırt çantasından termosunu çıkarıp büyük bir yudum aldı. Askeri adımlarla yürüyenler bitip yeni grup başladığında, “Hah!” dedim, “artık herhalde bir sorun çıkmaz.” Islıkçı beni duymuş gibi başını salladı. “Haydi bakalım!” dedi ve korteje giriverdi.

Bunların çoğu orta yaşın üstündeydi. Pek slogan attıkları yoktu. Arada tek tük cılız sesler duyuluyordu o kadar. Islıkçı baştan beri kendi havasındaydı zaten, bunu dert etmediği her halinden belliydi. Nihayet yürüyüşe katılabilmişti ya önemli olan buydu. İçinde sanki kendine ait bir müzik vardı da, onun temposunda, onun coşkusuyla yürüyorduk biz. Hatta biraz sonra keyfi iyice yerine geldi de, bir tilili patlattı. Herhalde başkalarının da bundan neşeleneceğini, keyifleneceğini düşünmüştü. Ama hiç de öyle olmadı. Birden ortalık buz kesti. Yanımızdaki yöremizdeki yaşlılar ters ters bakıp cık cıklamaya başladılar. Hatta içlerinden biri, “O ne öyle, düğüne mi geldiniz!” diye bizi azarladı. Burada da barınamamıştık.

Tekrar kaldırıma çıkarken, “Olsun varsın,” dediğini duydum, “Her yer Taksim, her yer direniş”.

, , , , , , ,