Eksik

Eksik

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 26 Aralık 2017

Küçücük bir bedeni olduğunu ne zaman fark etmişti? Kendi yaşıtlarıyla ilk karşılaştığında mı? İlkokula başladığı yıl. Ondan öncesi annesinin onu cam bir fanus içinde saklayarak büyüttüğü yıllar. Dededen kalma bahçeli, müstakil bir evin korunaklı duvarları. Hayatın, bahçenin sarmaşıklı duvarlarının ötesine geçemediği bir dünyada tek çocukluk arkadaşı, evdeki emektar Safiye’nin oğlu Berat. Yaşıt olduklarını sandığı Berat’ın aslında kendisinden üç yaş küçük olduğunu bile nice sonra öğrenmişti. Oysa uzayıp gitmişti Berat, kendisini beklemeden. “O oğlan çocuğu elbet, seni geçmesi doğal,” demişti annesi. Ne kadar saklayıp sakınabilirdi ki insanı annesi zamandan? Zaman geçmiş, bahçedeki ağaçlar, duvardaki elektrik düğmeleri, annesinin beli, iskemleler, koltuklar hep uzayıp gitmişti öyle. Aynı kalan bir kendisiydi.

Sınıfındaki çocukların yarısına bile erişmiyordu boyu. Öğretmeninin kendisine yönelik korumacılığı aslında ne denli yaralayıcıydı. Sınıf arkadaşlarının ağzından ilk kez duyup da annesine ne olduğunu sorduğu “cüce” sözcüğünden bile daha yaralayıcı. Birini korumak ve kayırmak aynı zamanda onu öbürlerinden ayırmak anlamına da geliyor, insana kendini kötü hissettiriyordu. Çocukların acımasızlığında ise nezaket maskesinin altına saklanmamış daha samimi bir şey vardı. Neden oyunlara çağrılmadığını, neden hep dışarıda ve sessiz kalması, fazla dikkat çekmemeye özen göstermesi gerektiğini başlangıçta hiç anlamadı.

Farklı olduğunu hissetmediği tek yer evdi. Annesinin ona hissettirmeden yarattığı bu evren daha güvenilir, daha korunaklı geliyordu. Berat’la ikisi için bir kale olan bu evrende yaşları büyüdükçe, birbirlerinin farklı yönlerini de keşfettiler. Berat’ın elleri, sıklaşan nefesi, sıcak kolları küçük bedeninin üzerinde kaçamak gezintilere çıktığı vakitlerde, dünya ile kendisi arasına çekilmiş bütün o setler yıkılıyor, bahçe duvarının üstündeki sarmaşıklardan tek adımda atlayabilirmiş gibi geliyordu. En çok o zaman herkes gibiydi. Mutlu olmak için ille de büyük bir bedene ihtiyaç yoktu. Berat için diğerlerinden farkı olmayan bir kızdı o, öptüğü, sevdiği, sarıldığı, kokladığı bir kız.

Sonra Berat parasız yatılıyı kazanıp gidiverdi bir gün. İçi boşalmış gibi oldu. Oturup Berat’a sayfalarca mektup yazarak doldurmaya çalıştı bu boşluğu. Berat’ın gittikçe seyrekleşen yanıtları, okul tatillerinde –belki de Safiye Teyze’nin aralarında bir şeyler olduğunu sezip aldığı önlemle– köye gitmesi bile yıldırmadı onu. Sürekli yazdı, yazdıkça yaşadı sanki, yazdıkça büyüdü.

Yirmi yaşındaydı. Kapının arkasından annesiyle Bülent’in annesinin konuşmalarını duymaya çalışmış, küçüklüğünden zorlukla hatırladığı bu uzak akrabanın neden aniden çıkageldiğini merak etmişti. Karşılıklı içilen kahvelerden sonra kapatılan kapılar arkasında iki kadın, çocuklarının mutluluk pazarlığını yapıyorlardı. Askerlik, mayın diyorlardı. Hayata küsmek, içine kapanmak, birbirini anlamak?

Bülent’le tanıştığında kalbi yerinden çıkacak gibi olmuş, onun eksik olan bacağının farkına bile varmamıştı. Bülent’in yüzü, gözleri o kadar derin, o kadar güzeldi ki, çengelliiğneyle tutturulmuş pantolon paçasının bunların yanında ne önemi olabilirdi? Bülent’se o ilk karşılaşmada ısrarla gözlerini kaçırmış, istemeden katıldığı bir oyunun acemi oyuncusu gibi ürkek davranmıştı.

Düğünleri alelacele yapıldı. Bülent’e kalsa, sessiz sedasız gidip kıydıracaklardı nikâhı ama annesi her şeyin usulünce olmasında ısrar etti. Soğuktu; gelin odasında yakılan elektrik sobasının karşısında Bülent’le yan yana hiç konuşmadan oturuyorlardı. Başını eğmiş durmadan yere bakıyor, bir şeyler arıyordu sanki Bülent. Kopan bacağından kalan boşluğa mı bakıyordu? O ise üşüyordu ve Bülent’in bunu hissedip omuzlarına örteceği bir şalı bekliyordu. Oysa Bülent, sadece kendine bakıyordu, sadece kendine üşüyordu.

Odanın kapısı açılıp bir akraba çocuğu, “Hadi artık çıksınlar diyor yengem,” diye haber verdiğinde, isteksizce yerinden kalkıp koltuk değneğine abandı Bülent. “Bekletmeyelim seyircileri,” dedi alaycı bir sesle. “İki zavallıyı görmeye gelmişler. Gözlerindeki acıyan bakışları saklayıp, dünyanın en olağan şeyi gibi gülerek alkışlayacaklar şimdi.”

Zavallı? Soran gözlerle Bülent’e baktı. O hiç zavallı gibi görmemişti ki kendini. Neden bu kadar acımasızdı önce kendine, giderek ona karşı Bülent? Diğerleri tarafından kusur sayılacak şeylerle doğmak, kazara o kusurları edinmekten daha mı kolaydı acaba? Daha mı kolay kabulleniyordu insan?

Bülent’le yaşadıkları ne kadar farklıydı, geçmişte Berat’la yaşadıklarından. Bülent ona nadiren dokunuyor, hatta neredeyse hiç dokunmamaya çalışıyordu. Ruhunu ışıldatan o parmaklar daha en baştan sıkılıp bıkmıştı sanki ondan. Yatakta olabildiğince kendisinden uzaklaşıp büzülür, sırtını dönüp yatardı. O öyle kendisinden uzaklaştıkça yalpalayan yüreği garip bir ürpertiyle dolup taşar ve kim bilir kaç kez gözlerini tavana dikip bir kez bile gözlerinin içine bakmadığını, bir kere kollarıyla belini sarmadığını düşünerek uykusuz geceler geçirirdi.

Her seferinde affetti onu, loş evin o daracık odasında minnacık düşler biriktirmeye devam etti. Eksik olmaktan ve ne hikmetse, sevmekten korkuyordu Bülent. Kendisiyle barışıp kabul etse onu da kabul edeceğini ve seveceğini düşündü. Her seferinde gülümseyerek uyandırdı onu, her seferinde “tam” hissetmesi için sevgi dolu baktı gözlerine.

Dayanamadı Bülent. Bu kadar iyiliğe, iyimserliğe dayanamadı sonunda. Kızıyordu için için. Kendisinin bir türlü alışıp sevemediği eksik varlığını böyle kabullenip sevdiği için kızıyordu. Sabahları gülümsediği için kızıyordu. Yok olan bacağını hiç umursamadığı için kızıyordu. Onunla, kopan bir bacak yüzünden birlikte olduğunu bildiğinden kızıyordu.

“Avuç içi kadar bir bedene bunca mutluluk ve iyimserlik nasıl sığıyor?”

Bülent elinde bavuluyla kapıdaydı, geriye dönüp de bu sözleri söylediğinde. Zehirli bir ıslık gibiydi sesi.

Bir diğerinin mutluluğu ve iyimserliği neden bu denli ağır gelirdi ki öbürüne, öbürlerine?

Kapıyı onun arkasından kapayıp annesini aradı.

“İki eksikten bir tam olmuyormuş, anne,” diye söze başladı.

, , , , , , , , ,