Cannes, Venedik, Toronto…

Cannes, Venedik, Toronto…

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 23 Eylül 2017

Yeni sezon durdu durdu, ağustosun ikinci yarısında ayağını sürüdü. Ama şimdi, eylül, ekimle buluşmaya hazırlanırken birden hız kazandı. 15. İstanbul Bienali başladı, Salon yeni programıyla karşımızda, Filmekimi kapının eşiğinde. 21. İstanbul Tiyatro Festivali’nin programı bu çarşamba açıklanıyor. ZORLU sezonu başlatıyor. Akbank Caz Festivali’nin basın toplantısı ise, pazartesi akşamı.

Gene de biz Filmekimi’ni ele alalım bugün. Haftaya başlamış olacak çünkü. Cannes, Venedik ve Toronto’dan derlenmiş seçkin bir programları var. Açılış filmi, izleyicileri ortadan ikiye bölen “anne! / Mother”. Darren Aronofsky’nin dünya prömiyerini bu ay Venedik’te yapan filmi, kimine göre yönetmenin en iyi filmi, kimine göre ise izlemeye bile değmez.

Aslında en doğrusu, heyecanla beklenen filmleri bir yana bırakıp gözden kaçanlar üzerinde odaklanmak. Haneke seven, “Happy End / Mutlu Son”dan hoşnut kalacaktır. Yorgos Lanthimos hayranları da Cannes En İyi Senaryo ödüllü “The Killing of a Sacred Deer / Kutsal Geyiğin Ölümü”ne nasılsa gidecek. Yunan yönetmen bu kez de Colin Farrell ile çalışmış. Sofia Coppola’nın yönettiği film “The Beguiled”, Amerika İç Savaşı sırasında, erkekleri savaşa gitmiş bir grup kadının oturduğu eve sığınan Kuzeyli Onbaşı McBurney’nin (Farrell) çıkmazını anlatıyor. Coppola, festivalin yetmiş yıllık tarihinde En İyi Yönetmen ödülünü alan ikinci kadın oldu. İlki 1961 tarihli filmi “Chronicle of Flaming Years” ile Sovyet yönetmen Yuliva Solntseva’ya gitmişti.

İyi oyunculardan söz ederken Joaquin Phoenix’in “You Were Never Really Here”daki sosyopat savaş gazisi kompozisyonunu (Cannes En İyi Erkek Oyuncu) da unutmayalım. Film, Lynne Ramsay’in bütün filmleri gibi kafa karıştırıcı ve etkileyici. “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”ı hatırlıyorsunuz, değil mi? Ama listede biri kadın, biri erkek iki iyi oyuncumuz daha var.

Kadın, “In Bruges”in yönetmeni olarak tanıdığımız Martin McDonagh’ın son filmi “Three Billboard Outside Ebbing, Missouri / Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri”nin emsalsiz oyuncusu Frances McDormand. Polisi, evlerine yakın bir yerde tecavüze uğrayıp öldürülen kızının katilini bulmaya zorlamak için karayolunda üç ilan panosu kiralayan anne Milfred’i oynuyor. Son oyuncumuz olan ‘kült aktör’ ise, “Fargo”nun filminde Frances McDormand karakterinin sakin kocası Norm olarak tanıdığımız aktör John Carroll Lynch’in yönettiği ilk film olan “Lucky”de. Adını filme vermiş Lucky karakteri 90 yaşında, ateist, çölde bir kasabada yaşıyor. Tıpkı “Paris, Texas”la hatırlayacağınız Harry Dean Stanton gibi. Zaten Stanton’ın ta kendisi. Ne yazık ki, bu emsalsiz aktör kısa süre önce dünyayı bırakıp gitti ve “Lucky” onun son filmi oldu.

Taylor Sheridan’ı FX serisinin David Hale’i olarak hatırlarsınız belki. Aktör, “Sicario” ve “Hell or High Water” ile senarist oldu. “Wind River / Kardaki İzler” onun yönetmen olarak ilk filmi. Buz gibi Wyoming dağlarında bir cinayet kovalamacası üzerine. Sally Potter’ın The Party’si ise, 70 dakikalık, müthiş bir (İngiliz) oyuncu kadrosu olan, gerçek zamanlı, ansambl bir komedi. Senaryoyu da yazan yönetmen Potter’a göre, bir trajediye sarılmış siyasi komedi.

Malum, Film Festivali de, Filmekimi de müziksiz olmaz. Bu yıl programda üç müzik filmi var: Festivaller sayesinde tanıdığımız Tony Gatlif’ten “DJAM” (rembetiko). İlk gençliğinden The Smiths’i kuruşuna kadar Morrissey’i anlatan “England Is Mine / İngiltere Benim” de dikkati çekenlerden. Son filme, “Nico, 1988”e, adını veren kişi: Andy Warhol’un kıymetlisi, Velvet Underground’un solisti. “Nico”da, şarkıları da kendi söyleyen Trine Dyrholm harika.

Herkes sevdiği oyuncu gibi, sevdiği yönetmenin de filmini kollar. Benim için Hirokazu Kore-Eda öyle bir yönetmen. İnsancıl dramın ustası, “The Third Murder / Son Cinayet”te, bu sefer bir cinayeti araştıran ceza avukatının peşinde adalet, gerçek ve yasa kavramlarını sorguluyor.

 

Böyle bir diğer kıymetlim de, aslında herkesin sevmediği, hayli antipatik, ama

her yeni filmini heyecanla beklediğim Bruno Dumont. Yeni filmi “Jeanette” adlı bir müzikal. Filme adını veren Jeanette de, Fransa’nın bir numaralı kahramanı Jean d’Arc. Kendisi henüz küçük bir kız, müzikalin kendisi de hayli tuhaf. Niye ama, belki headbang yapan rahibeler hoşunuza gidiyordur. Filmin müzikleri ise, 2 Ekim’de Salon İKSV’de bir konser verecek olan Fransız breakcore dehası Igorrr’a ait.

Festival’in çok sevdiği yönetmen ise, Rus sinemasının ustası Andrey Zvyagintsev. “Loveless / Sevgisiz”de boşanmanın eşiğinde bir karı-koca, evden kaçan mutsuz bir çocuk var. Zvyagintsev onların üzerinden ülkesini, Rusya’nın sevgisizliğini eleştiriyor. Bir başka duyarlı film, Robin Campillo’nun yönettiği “120 BPM / Kalp Atışı Dakikada 120”. 2017 Cannes Büyük Ödül, Kuir Palmiye ve FIPRESCI ödüllü filmde, 1990’ların başında AIDS’e karşı farkındalık yaratmaya çabalayan aktivist örgüt Act-Up’ın hikâyesini anlatıyor Campillo. Kendisi de bizzat grupta yer almış olduğu için neden söz ettiğini biliyor.

Önemli bir şey unutmadıksa, sıra, bir an önce görmek istediğim bir filme geldi: “Faces Places / Mekânlar ve Yüzler”. İki yönetmeni var. Biri 88 yaşında, diğeri 34. İlki Jean-Luc Godard’la çalıştı, öteki Godard’a benziyor, onun gibi güneş gözlüğü de takıyor. “Yeni Dalga’nın büyükannesi” Agnes Varda ile sokak sanatçısı, fotoğrafçı JR.’ın (sahiden Varda’nın son filmiyse eğer) nefis bir günce-gezi filmi, sinemanın en sıradışı vedalarından biri.

Nasıl olsa gözünüzden kaçmaz diye, yazmadıklarımın arasında Paolo Virzi’nin “The Leisure Seeker / Son Tatil”i (Helen Mirren, Donald Sutherland), Stephen Frears’ın Judi Dench’li “Victoria & Jacob”u var. Ama en güzel sürprizimiz, son anda Filmekimi’ne dahil olan bir Onur Ünlü filmi: “Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok”. Kahramanımız, içine kapanık, 30 yaşlarında bir cinayet masası dedektifi.

İyi seyirler dileriz.

, , , , , , , , ,