Boş Ev

Resim: Edward Hopper

Boş Ev

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 20 Haziran 2017

Kaç gündür bomboş bir evde kalıyoruz. Elif’in inşaat yüklenicisi dayısının yaz gelmeden hemen önce kabasını tamamladığı ama ince işleri bitmemiş bir apartman. Denize yürüme mesafesi.

Sahilin tam karşısındaki eğimli yolun sonunda, zeytin ağaçlarıyla çevrili bir sitede dayısının koskoca bir villası var. Yazın karısını getiriyor, kışın inşaat işlerini takip etmek için kendisi kalıyormuş. Elif’e de, gelip arkadaşınla bizde kalın, demiş. Ama Elif öyle aile ortamlarına girmeyi pek sevmez. Ben ondan beter, tanımadığım bir evde kalmak bana tatil gibi değil, ceza gibi gelir ancak.

Dayıcık, Elif’e söz dinletemeyince, yeni bitirdiği bu evin bir dairesine çift kişilik eski bir yaylı yatak bulup attırmış. Bir plastik sehpa, iki sandalye, bir de seyyar fermuarlı gardırop. Bütün eşyamız bu.

Apartmanda dış kapısı takılmış, banyosu, mutfağı tamamlanmış tek daire bu. Bütün eksiklere rağmen mutluyuz. Geldiğimizin ertesi günü dayılara uğrayıp bir çay içtik. Yenge hanım misafirperverliği elden bırakmadı. İki kız inşaat halindeki binada korkmadan nasıl kalırmışız? Ya gece vakti amelelerden birinin oraya geleceği tutsaymış. Elif, kadın ne söylediyse ağzının payını verip susturdu. Bütün ısrarlara rağmen yemeğe bile kalmayarak sınırımızı çizmiş olduk: Bize fazla ilişmeyin.

Elif’le tatil anlayışımız aynı. Ye, iç, eğlen ve çok uyu. Her gün öğlene doğru kalkıyoruz. Kahvaltıyı sahildeki belediye çay bahçesinde gözleme ve çayla yapıyor, oradan plaj çantalarımızla deniz kenarına inip iki şezlongla bir şemsiyenin parasını ödüyor, akşama kadar denize giriyor, güneşleniyoruz. Geleli daha bir hafta olmadan ıstakoz gibi kızardık ikimiz de. Akşama doğru eve, ya da evimiz sayılabilecek yere dönüyor, duş kabini takılmamış banyomuzda soğuk suyla acele bir duş aldıktan sonra giyinip yeniden sahile iniyoruz. Elif yine tiril tiril, askılı elbiselerinden birini giyip makyaj yapıyor, ben kotum ve tişörtümle. Geç saatlere kadar gelsin kafeler, barlar. Arada bir asılanlar oluyor ama Elif hiç kimseye pas vermiyor. Ben desen, zaten Elif’in yanında bir manolya ağacının gölgesinde bitmiş şimşir gibiyim. Kimsenin dikkatini çektiğim yok.

Böyle bir akşam yine keyfimiz yerinde, tavanından renkli ampuller sarkıtılmış bir barda bira içiyoruz. Bir baktık, dayı bey ve yenge hanım kol kola sahil boyu yürüyüşe çıkmışlar. Önümüzden geçerken bizi fark edip durdular.

“Nerdesin be kızım?” dedi Dayı. “Kaç gündür telefonun kapalı. Ne aradığın var, ne uğradığın.”

Elif kızardı, mahcup. Ağzının içinde bir şeyler gevelerken yenge onu susturdu.

“Akif Abi’n geldi Amerika’dan,” dedi. “Sürpriz yapmış bize. Senin burada olduğunu öğrenince görüşmek istedi.”

Elif heyecanlandı. Öyle bir ayağa kalktı ki, sandalyesi yere devrildi. Barda oturanlar bu telaşlı sahneye dönüp baktılar. Dayısı onu sakinleştirdi.

“Dur, şaşkın,” dedi. “Jetlag olmuş, şimdi uyuyor. Yarın arkadaşını da al, bize yemeğe gelin.”

Elif yeniden, benim kaldırıp düzelttiğim sandalyesine bıraktı kendini.

“Yalnız mı gelmiş?” diye sordu.

“Evet, evet. Bu sefer karısı da çocuk da yok. Öyle bir fırsat yaratıp kaçmış işte. Ah benim vefalı oğlum.”

Biraz daha konuşup koca Amerika’da bula bula o gudubet, her şeye burun kıvıran kadını mı bulduğunu, üstelik kendinden altı yaş büyük olduğunu, bir de ondan çocuk yaptığını iki taşın arasında anlattı Yenge.

Sonra, yarın için akşam yemeği saatini kararlaştırıp yollarına devam ettiler.

Onlar gittikten sonra Elif’e bir hal geldi. Suskunlaştı, üstüne bir hüzündür çöktü.

“Neyin var senin?” dedim.

“Hiç,” dedi. Ama belli ki bir şey var. Üstelemedim. İki biradan sonra nasılsa açılır diye bekledim.

Gerçekten de duygusallaştığından mı nedir, çabuk gevşedi.

“Ben var ya,” dedi, “bu Akif Abi’ye çocukluğumdan beri âşıktım.”

Sendeleyince koluma girdi. Kaldığımız yere kadar öylece yürüdük. Arada ağlayarak dayısının oğluna nasıl sevdalandığını, bu imkânsız aşktan kurtulmak için nasıl uğraştığını, Akif’in aslında nasıl paraya taptığını ve sırf Amerika’ya yerleşmek için, konsoloslukta vize alırken tanıştığı o çirkin ve yaşlı Amerikalı kadınla nasıl evlendiğini anlattı.

“Şimdiye kadar,” dedi, içini çekerek, “kimseyi onun kadar sevmedim ben.”

O böyle söyleyince içime bir acı çöreklendi. Dokunsalar ben de ağlayacağım.

Eve vardık. Elif üstündekileri çıkarıp kendini yerdeki yatağın üstüne attı.

“Şimdi nasıl tekrar onun yüzünü göreceğim,” dedi. “Hem görmek istiyorum, hem de her seferinde bir yaranın kabuğu kopar gibi içim kanıyor.”

Geceliğimi giyip yanına uzandım. Saçlarını okşadım. Karanlıkta dışarıdaki sokak lambasının aydınlattığı odamız gözüme güzel göründü. O da güzeldi, hem de çok güzel. Burada onunla böyle sonsuza kadar kalabilirdik.

“Biliyor musun Elif,” dedim, “ben de birini böyle umutsuzca seviyorum.”

Cevap vermedi. Uykuya dalmış, derin derin soluk almaya başlamıştı bile.

, , , , , , ,