Bizim bir Kemalettin Tuğcumuz vardı.

Bizim bir Kemalettin Tuğcumuz vardı.

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 22 Ekim 2016

Gözünüze çarpmış olsa gerek, Kemalettin Tuğcu şu sıralarda, ölümünün yirminci yılı nedeniyle sıkça anılıyor. Siz bilmezsiniz; Tuğcu, 312 kitabı olduğu söylenen, bereketli bir yazardı. Dönemin çocukları tarafından en fazla okunan yazar… Ama “dönemin çocukları”nın tanımları farklı. Tuğcu, uzun yıllar boyunca hiç durmadan yazdığı için, bu tanım 50’li, 60’lı ve 70’li yılların çocuklarını kapsayabiliyor. Ben ilk okuduğum anma yazısında 60’lı ve 70’lı yılların yazarı diye tanımlandığını görünce, “Nasıl yani?” diye düşünmüştüm. Ben onun kitaplarını 1950’lerde okumuştum çünkü. Yılmaz Erdoğan, Kayıp Kentin Yakışıklısı’ndaki şiiri “Yaşayabilme İhtimali”nde, “Bizim Kemalettin Tuğcularımız vardı,” derken, başka bir dönemi kastediyordu mutlaka. 1980’le birlikte ise daha az okunmaya başladı, okul kütüphanelerine alınması yasaklandı.

Benim için Kemalettin Tuğcu’nun hikâyelerini, romanlarını okumak, yasak zevklerimin en başta geleniydi. Belki Pekos Bill’den sonra… Bir akraba evinin tavanarasında bulmuştum onları, “Çocuk Haftası” ciltleriyle birlikte. Tuğcu’nun bana yasaklanmış olmasını tamamen annemin koyduğu “iyi kitap” sınırlarıyla açıklardım, kabahati onda bulurdum. Oysa bazı ilkokullarda kitaplarının okutulması yasakmış. Eleştirmenler ile kabul görmüş yazarlar da ona pek muhabbetle bakmazmış. Oysa biz ne ağlardık, ne üzülürdük! Yeğeni Nemika Tuğcu’nun dediği gibi, yazarın hiçbir kitabında cinayet, tecavüz, işkence yoktur. Ama “….gaddar üvey babalar ve kötü ruhlu üvey anneler vardır; çocuklar dayak yer, evden kovulur, ama hikâyelerin sonları iyi biter. Hak yerini bulur; çalışan, dürüst olan kazanır.”

Çocuklar gerçekten böyle miydi o zamanlar? En azından Tuğcu’nun karakterlerinin, çoğu böyleydi. Günümüzün büyüklerine gelince (yaşı Kemalettin Tuğcu okuyacak kadar büyük olanlar), kimi, onun kitaplarını neden yeniden basmıyorlar diye yakınıyor. Kimine göre ise Tuğcu, çocukluklarının katili. Bunu da “dönemin çocukları” tanımıyla açıklayabiliriz belki. Günümüzün dayak nedir bilmeyen, evden kovulmayı aklına bile getirmeyen çocukları, kitapları okumuş da olsalar büyük ihtimalle bunlara inanmaz. Hem niye inansınlar?

Yazarı beğenmeyen eleştirmenler ise meseleye dışarıdan bakıyorlardı. İhtiyacı olduğu için, zaruret nedeniyle böyle hızlı yazıyor diye düşünüyorlardı. O da vardı, ama tek neden o değildi. Kemalettin Tuğcu, işyerlerinde hakkının yendiğinden hep yakınsa da, yıllar boyu kitap yazmak dışında da işler yapıp para kazanmıştı. 1932’de dizgici olarak girdiği Türkiye Yayınevi’nde (dışarıya yazılar yazsa da), 1954’e kadar kalmıştı. Egoistokur’da onun bir portresini çizen Başar Başarır’a göre, o tarihte Türkiye Yayınevi’nden tamamen koptu, Doğan Kardeş’e matbaa müdürü oldu. Emekli olana dek de burada kaldı, hatta Şevket Rado’nun yardımcısı oldu. Demek ki ben, annemin onayladığı, başından beri okuduğum, hatta bende olmayan ciltlerini de sonradan aldığım Doğan Kardeş’i okurken, yasaklı Tuğcu da orada çalışıyormuş. Hatta annemin sadakatle alıp okuduğu Hayat dergisine de yazılar yazıyormuş.

Kitapları ise, artık İtimat Yayınevi’nden çıkmaya başlamıştı. Leblebitozu.com’daki bir yazıya göre, Erdal Öz, İtimat Kitabevi’nin Tuğcu romanlarını basmaya başlama dönemini şöyle anlatıyor:

“İtimat, Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarının da basılma ve dağıtım yeriydi. Orada beni şaşırtan en ilginç olay, Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarının Anadolu kitapçılarına gönderiliş biçimi olmuştu. Anadolu kitapçıları, yayınevinden Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını adlarıyla belirterek, belli sayılarda istemiyorlardı. Gelen istek mektuplarını göstermişlerdi: ‘Sekiz çuval Kemalettin Tuğcu gönderin’, ‘On çuval Kemalettin Tuğcu gönderin.’ Kitapların çuvallara doldurulup bağlanışını da izlemiştim şaşkınlıkla.”

Çocuklarda tiryakilik yaratan kitaplarının sırrı ise, yazarın çekilen acılara dışarıdan, tarafsız bir gözle değil, acıya alışkın biri olarak içeriden bakmasındaydı. Ağbisinin kızı Nemika Tuğcu’nun “Sırça Köşkün Masalcısı” başlıklı biyografisi bize onun gerçek hikâyesini sunuyor.

Kemalettin Tuğcu, 27 Aralık 1902’de Çengelköy’deki aile köşkünde, iki ayak tabanı içe dönük olarak doğmuş. Bir çıkıkçı, bebeğin ayaklarını tahtalarla sarmış, ama onun can acısına, feryatlarına dayanamayan babası sargıları açmış. Hatta ikinci kez sarıldığında da aynı şeyi yapmış. Kemalettin Tuğcu, “İşte, babamın acıma duygusu yüzünden ben sakat kaldım ve ömrüm boyunca sakatlığın bütün ıstırabını çektim,” diyor. Kitaplarına yaşanmış kadar hakiki bir ıstırabın damgasını vuran bu maddi ve manevi acılar olsa gerek. Eve kapanmış, okula gidememiş. Ancak yıllar sonra, biraz daha iyileştiğinde çalışabilmiş. Buna neden olan babasını hiç affetmediği söylenir.

Yazmak ise, tek tesellisiymiş. Kendini yazma hastası diye tanımlayan Tuğcu, 312 romanla sonuçlanacak meslek hayatı boyunca birçok kitabını da yakmış. Nuriye Akman’ın onunla yaptığı söyleşide niye yaktığını şöyle açıklıyor:

“Evet. Neden yaktım? Şiirimle anlatayım: Yaktığım kitaplarım onlar benim ömrümü alıp giden kuşlardı, yıllarca oyalamış beni oyalamışlardı, onlar benim aşklarım, kara sevdalarım, kimi bitmiş tükenmiş kimi daha yarımdı, onlar benim gözyaşım, kanım, alın terimdi, onlar benim boşalmış ilaç şişelerimdi.”

Selim İleri’nin “Merhametin yazarıdır,” dediği Kemalettin Tuğcu, ilk ve tek ödülünü 1995 yılında TÜYAP Kitap Fuarı’nda aldı. Ona bu Onur Ödülü verildiğinde, 93 yaşındaydı. Aslında “Ayşecik” serisinin ilk filminin altında da onun kitapları yatar. Filmin senaristi olarak onun adı görünüyordu. Oysa Zeynep Değirmencioğlu’nun babası Hamdi Değirmencioğlu, bu senaryoyu birkaç Tuğcu kitabından derleyip yazmış. Bana da kitapları hep “David Copperfield”i, özellikle de “Oliver Twist”i hatırlatmıştır. Cinayetsiz ve işkencesiz tarafından…

Bir akraba evindeki gizli cennetimin yaratıcılarından Kemalettin Tuğcu’yu sevgiyle anıyorum.

, , , , , ,