Bahçe sinemalarının İstanbul’u

Bahçe sinemalarının İstanbul’u

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 16 Temmuz 2016

Yaz geldi! Önce serin havalarla, yağmurlarla nazlandı ama, nihayet geldi. Eski yazlara benzemese de sonunda yaz işte. İstanbul’da hâlâ bir miktar deniz var. Ama bahçe sinemalarımız artık yok desek yalan olmaz. Şehrimizin, yazlarımızın, çocukluğumuzun en renkli hatıraları arasında yerlerini aldılar.

Çocukluk akşamlarımız, sihirli ışıklarla zenginleşirdi. Gece, bahçe sinemalarının karanlığında, makine dairesinden perdeye uzanan ışıklar. Arada birileri yüksek sesle fikir beyan eder, Türk filmlerinde perdeye bir yıldız çıktığında bir alkıştır kopardı. Arkadaşım Sadi Çilingir (sadibey.com), neredeyse eksiksiz bir yazlık sinema listesi sunarken, okur okumaz hatırladığım bir şeyden de söz etmiş:

“Mahallenin bıçkın delikanlılarının perdedeki Erol Taş’a veya Kazım Kartal’a sinirlendiklerinde içtikleri sigaranın izmaritini perde istikâmetine mermi gibi fırlattıkları hâlâ hatırlanır. Yağmur yağdığında, tek kapalı yer olan makine dairesinin altına koşuşturur, filmin devamını oradan izlemeye çalışırsınız. Çünkü yağmur hep filmin en heyecanlı yerinde başlar.”

Yirmili yaşlarıma kadar, hayatım Beşiktaş ve Kartal-Maltepe arasında ikiye bölünmüştü. Denizin her iki tarafında, iki yaşlı kıtada da çok kıymetli yazlık sinemalarım vardı. Yazları birkaç ay Maltepe, onun dışında Beşiktaş. Maltepe deyince aklınıza bugünün semti gelmesin. Daha çok, bazı sayfiyecilerin de itibar ettiği bir balıkçı köyüydü, harikuladeydi. Maltepe’de sinemaya daha çok annemlerle, ama bazen de Aral ağabeyimin kuyruğundan ayrılmamaya çalıştığım için onun grubuyla giderdim. Çok eğlenceliydi, çok. Aileyle gitmek o kadar eğlenceli olmuyor.

Yanlış anlamayın, bugünün sözde yazlık sinemalarından söz etmiyorum. Benim gönlüm, bildiğimiz bahçe sinemalarını çekiyor. Deniz kenarında, ya da çarşının içinde, belki hemencecik yolun karşısında. Hani gazoz, çekirdek falan. Sinema saatinin az öncesinde ya arkadaşlarla birliktesindir, ya da evde sofrada. Kalkıp öyle pat diye gidersin. Gidişi de, dönüşü de kendi kadar keyiflidir. Hele çocuksan, eve dönerken sırtta taşınmanın tadına doyum olmaz.

Maltepe’de bir Mehtap Sineması vardı, “yukarı”da. Bu “yukarı”, çarşıdaki demiryolu geçidinin yukarısında demekti. Bir de aşağıda sahil boyundaki Yalı Sineması. Maltepe’nin sayfiyeci gençleri, biraz yabancı film oynattığı, biraz da ‘piyasa’ya yakın olduğu için Yalı’yı tercih ederdi. “Mehtap” sineması ise, voleybol sahamıza çok yakın olduğu halde aynı itibarı görmezdi. Türk filmi oynattığı için olsa gerek. Annemle arkadaşları, bir akşam gezmesi olsun düşüncesiyle ona da giderlerdi.

Benim için ise hiç fark etmiyordu, bir yazlık sinemaya gidelim de, ne olursa olsun. Akşam yemeği çabucak yensin, hazırlanılsın, yola koyulup yürünsün. Sinemaya gelince sağa-sola bakılsın, çekirdekle gazoz alınsın. Eşe-dosta selamlar verilsin. Yeniyetmelik yıllarında ise bakmaktan çok bakılmak önem kazandığı için, iyiden iyiye, bize bakmasını tercih ettiğimiz insanların gittiği “Yalı”ya doğru kaymıştık.

Yüz yıldır oturuyormuşçasına benimsediğim semtim Caddebostan’ın civarındaki vaktiyle var olan sinemalar arasında ise en çok Çiçek ve Budak sinemalarını severdim. Pamuk içinde büyütülmüş çocuklardık, arkadaşlarla gidilen o sinemalar bizim için bir özgürlük simgesiydi, akşamın serinliği ruhu ferahlatırdı sanki. Yalnız onlar mı? Yerinde bir apartman yükselen Kınay, Ozan, Serdar; sonra, daha önce görülmüş film sayısı çoksa da boş akşam kaldıysa, İkizler, Toraman, Yoğurtçu, ille de Kalamış Sahil, vs.

Ama benim esas uzmanlık alanım, Beşiktaş’ın bahçe sinemalarıdır. Semtimiz bu konuda hayli zengindi. Üç tane büyük yazlık sineması vardı. Şimdi Bir Demet Tiyatro’nun bulunduğu yerden biraz daha anacaddeye doğru olan Suatpark, Yumurcak sinemasının mekânının önceki sahibi Gürel ve onun karşısında, biraz daha çarşı içine doğru Beşiktaş Bahçesi ya da Basri Bey’in Bahçesi, daha yaygın deyişle, Kamburun Bahçesi. Basri Bey kısa boylu, kambur bir adamdı gerçekten de. Ama Beşiktaş halkının kısm-ı azamisinin aksine, bizim evimizde bu “kambur” lafı ağıza alınmazdı.

Suatpark nispeten küçük bir sinemaydı ama Güler ve Beşiktaş Bahçesi büyük ve yemyeşildi. İkisinin de arkada küçük birer havuzu vardı. Gündüzleri öğrenci mekânı olurlardı, özellikle Yıldız Teknik ve Akademi. Ben de o bahçelerde ders çalıştığımı hatırlarım. Küçükken de oyun oynardık, oyun oynamaya çok müsait bahçelerdi. Sonradan, romantik ilişkiler yeşertmeye de uygun oldukları anlaşıldı.

Akşam ise, karanlıkla birlikte sinemanın büyüsü çökerdi bahçelere. Bazen tahta, bazen metal, kimi düz, kimi aralıklı, şeritli sandalyelerde otururdun. Bazen birbirlerine bağlanmış olurdu bu sandalyeler, yerinden kıpırdatamazdın. İstemediğin kişiden uzaklaşıp istediğine yaklaşamazdın. Bahçe sinemalarının özgürlüğüne yakışmazdı doğrusu. O aşina bahçe sineması duygusunu son yıllarda, Kuzguncuk’ta bir ilkokuldaki sinema ile Büyükada Lale Sineması’nda yaşadım bir tek. Keşke hâlâ film gösteriyor olsalar… Plajlar ile bahçe sinemaları, benim büyüdüğüm şehrin olmazsa olmazlarıydı…

, , , , , ,