SAA-1 / 033 Uzay

SAA-1 / 033 Uzay

AHMET BÜKE
Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi - 05 Ocak 2015

“Çok fazla bilgi vermeye yetkim yok. Ben bir küresel kurtarma projesinin departman sorumlusuyum. Dünyada kaybedilmemesi gereken yetenekli insanları buradan uzaklaştırmayı hedefliyoruz.”

Çeyrek Asır Gazetesi’nde, küçük ilanlar servisinde çalışıyordum.

Ziyadesiyle mutluydum. Çünkü her sabah beni neyin beklediğini biliyordum: Az şekerli bir Türk kahvesi, ılık süt ve dağınık bir masa. Köşede duran telefonum kırmızıydı. Şu devlet başkanlarının kriz ânında, aniden birbirlerini aradıkları büyük ve hantal telefonlardan. Neyse ki saat 10:00’dan önce kimsenin arayıp ilan verdiği olmazdı.

Tembel şehir, seni seviyorum!

Ben de o saate kadar –saat 08:00’de işte olurdum– kapımdaki küçük pencereden, karşı odada büyük bir ciddiyetle, durmadan çalışan –β (beta) diyelim adına– sayfa sekreterini izlerdim.

Çok güzeldi.

Uzun, kestane rengi saçları vardı.

Parmaklarını ensesinde gezdirir, ışıklı masasına eğilip cımbızla yazıları ve başlık fişlerini itelerdi. Karşı duvarında, eşi ve küçük kızıyla birlikte bir piknikte çektirdikleri fotoğraf asılıydı. Ellerinde dürümler, bir ceviz ağacının altında oturuyorlardı.

Söylemiş miydim: β çok güzeldi ve kokusu benim tozlu, sıkışık odama kadar gelirdi. Galiba parfümü zeytin çiçeği ve lavanta karışımıydı.

Söylemiş miydim: Galiba β ile aramızda bir şeyler vardı. Çünkü bir gün odacılardan biriyle bana gazetenin küçük ilanlar sayfasını, üzerine düştüğü notla beraber yollamıştı.

Bay A. Tek tük yazım hataları olsa da çalışmanızı beğeniyorum. Sizinle bir gün tanışmak isterim.

Gerçi arkasını dönse, beni görecekti. Ama odamın kapısında “Küçük İlanlar Servisi” yazan küçük bir tabela bile yoktu. Beni nasıl fark edebilirdi ki?

Bunun için İdari İşler Şefliği’ne gittim. Dilekçeyle başvurmamı istediler. Servis memuruna, “Gerçekten işe yarar mı sizce?” diye sordum.

“Hiç sanmam. Personelden gelen bütün dilekçeleri uçak yapıp yemekhane katından uçuruyorlar,” dedi.

Yemekhanemiz çatı katındadır.

Bu arada söylemiş miydim: β bazen yırtmaçlı etekler giyer. Müthiştir!

Hayatın böyle benden uzaklaşıp gitmesine izin veremezdim. Harekete geçmeye karar verdim. Kemeraltı’ndaki mühürcü ve tabelacılar sokağına gittim. Dükkânların önünde dolaştım bir süre. Hangisini seçeceğime karar veremedim. Çünkü yasadışı bir işe girişmek üzereydim. İşletmeden izinsiz mühür kazdırmak, tabela ve kartvizit hazırlatmak –ağır– cezalıktı.

En yaşlı adamın kapısını çaldım sonunda.

Ertesi gün, çift gazete kâğıdına sardığım ve paltomun cebindeki elimle sıkı sıkı kavradığım tabelayla, başım yerde, gazete binasına girdim.

“Japon yapıştırıcısı…” diye mırıldandım. Bunu başka türlü kapımın üzerine sabitleyemezdim. Vidalamak için matkap gerekirdi ve gürültü çıkarmak çok tehlikeliydi.

Tam ofisin koridoruna girmiştim ki, onu gördüm. Odasından çıkmış, kucakladığı bir tomar gazeteyle bana doğru yürüyordu. Galiba saçında mor bir toka vardı.

Yan yana geldiğimizde durdu.

“Merhaba,” dedi. “Bugün size uğramak istiyorum. Bir meseleyi konuşacağım.”

Yürüyüp gitti.

Tanrım, galiba dünyanın son gününü yaşatıyordun bana.

O gün neredeyse elliye yakın küçük ilan telefonu aldım. Başımı kaşıyacak halim yoktu. Ama gözüm de karşı odadaydı. O da hiç başını kaldırmadan çalışıyordu.

Mesainin bitmesine yakın kalktı. Saçlarını düzeltti. Küçük not defterini aldı.

Kapım çalındı.

Açtım.

“Bir kahve de bana yapar mısınız?” dedi.

Masamın altında sakladığım küçük ispirto ocağını ve kahve takımlarımı biliyordu demek.

O zaman tabela meselesini de biliyordu.

İçimde bir bomba patladı sanki.

Söylemiş miydim: O milli emniyetten olabilirdi!

Kahvelerimizi karşılıklı içiyorduk.

“Size bir konuyu açmayı uzun zamandır düşünüyordum. Nihayet geçen gün karar verdim.”

Not defterini masaya koydu.

“Hemen her gün sizin hazırladığınız küçük ilanlar sayfasını okuyorum. Bazılarını kesip eve de götürüyorum. Akşam uyumadan önce bakıyorum… Biliyor musunuz, hepsi de çok muhteşem şeyler. Bence sizin müthiş bir yeteneğiniz var.”

“Yeteneğim?”

“Edebiyata. Siz büyük bir yazar olabilirsiniz. Eğer…”

Durdu. Derin bir nefes alıp verdi.

“… eğer iki konuda karar verirseniz. Birincisi yazmak.”

“Yazmak mı? Ama ben küçük ilanlar sayfası dışında tek kelime yazmadım. Mektup bile. Üstelik bu iş için… Şey, telefonda dinlediğim şeyleri düzeltip ilan formuna getiriyorum sadece.”

“Ne yaptığınızı biliyorum. Ama ben bu konuda uzman sayılırım. Yani bu iş için yetiştirildim ve yanılmam asla.”

Kahve fincanını ters çevirip tabağa kapattı.

“Bakın, bunu açıklamam şimdi çok zor. Ama sizi ikna etmek için ilk adımı atabiliriz. Bu küçük defterde bazı notlar var. Onları dikkate alarak kısa bir öykü yazmanızı istiyorum bu gece. Yarın sonuca beraberce bakalım, olur mu?”

Söylemiş miydim: Onunla aramızda bir şey olamazdı. O kadar erişilmezdi ki.

Akşam evde yemek bile yemedim. Küçük defteri açıp önüme koydum.

Bir Öykü için Notlar

Günlük devinimler listesi:

  1. sabah gazetenin kapıcısıyla karşılaşma ve selamlaşma (galiba beni küçük görüyor bu adam. çünkü her defasında, ardımdan kapının paspasını ayağının ucuyla düzeltiyor. onu öldürmem gerekecek. malzeme: maket bıçağı)
  2. asansöre ulaşma (Alman malı, sağlam. fakat çok kötü kokuyor. sanki içinde bir manda ölmüş. her sabah ona dayanmaya çalışmak beni hasta ediyor.)
  3. patronun kapısı (biliyorum orada oturuyor ve büyük masasının üzerinden şehre bakıyor. bir takım inşaat terimleri ve statik denklemler mırıldanıyor. ucu kesik av tüfeği)

Ertesi gün doğruca odasına gittim ve defteri bıraktım.

“Özür dilerim. Ama ben öykü yazamam. Aklımdan bile geçiremem böyle bir şeyi,” dedim.

Bana uzun uzun baktı. Cebinden bir kâğıt mendil çıkardı ve biriken iki damla gözyaşını fark ettirmeden sildi.

“Büyük bir hata yapıyorsunuz,” dedi.

“Ama söyledim size. Ben küçük ilanlar dışında bir şey yazamam.”

Oturmamı işaret etti.

“Bakın, size söylemiştim. Büyük bir yazar olmak için iki karar var önünüzde. Birincisi yazmaya karar vermek. İkincisi de sizi kurtarmamıza izin vermeniz.”

“Beni kurtarmak mı? Siz kimsiniz peki?”

Derin bir soluk aldı.

“Çok fazla bilgi vermeye yetkim yok. Ben bir küresel kurtarma projesinin departman sorumlusuyum. Dünyada kaybedilmemesi gereken yetenekli insanları buradan uzaklaştırmayı hedefliyoruz. Ve bu yıl projenin final yılı. Çok az vaktimiz kaldı. Bu şehirden de sizi seçtik.”

Ensemden sırtıma doğru bir ılıklık yayılıyordu.

“Yani seçince ne oluyor? Beni ne yapacaksınız ki?”

Parmağıyla gökyüzünü gösterdi.

“Hepinizi oraya götüreceğiz.”

Oraya dediği yere baktım. Pürüzsüz bir gökyüzü vardı ve taklacı güvercinler uçuyordu.

“Oraya derken?”

“Oraya. Yani uzaya…”

Söylemiş miydim: Bir kaç gece uzayla ilgili rüyalar gördüm. Hepsinde β ile aynı uzay gemisindeydik ve aynı kamarada kalıyorduk. Yün bir battaniye vardı üzerimizde.

Bir kaç ay sonra β işten ayrıldı.

Her ayın ilk cumartesi günü hastaneye, onu ziyarete gidiyorum.

Hâlâ ne kadar güzel, size anlatamam.

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,