Keşke

Resim: Albert Bettanier

Keşke

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 29 Kasım 2016

“Başın sağ olsun,” dedi Oğuz Abi, telefonda sesi titreyerek. “Yaşar’ı kaybettik.”

Sesi bir yıldız kadar uzak, soğuktu.

Ağzımı açtım, kelimeler çıkmadı. Çoktandır bildiğim bir dili unutmuş gibiydim.

Zorla, “Nasıl oldu?” diyebildim.

“Trafik kazası,” dedi. “Bu gece yarısı. Hemen oracıkta ölmüş, hastaneye bile yetiştirememişler.”

Bunu neden söylüyordu ki? Hemen oracıkta, çabucak ölüvermesi, uzun uzun acı çekerek ölmesinden daha mı çok sevindirirdi arkada kalanı?

“Geliyorum,” dedim kısaca.

“Yetişir misin bilmem, ikindiye kaldırıyoruz.”

Telefonu kapatıp oracığa, merdivenin basamağına yığıldım. Özge yukarıda hâlâ uyuyor. Sabaha karşı çalan telefonların hayra alamet olmadığını söyleyip durur. Zamansız gelen telefonlara sıçrayarak uyanır, açmaya cesaret edemez, beni gönderir hep. Bu sefer uyanmadı.

Koşarak indiğim merdivenlerde, alacağım kötü bir haberin sezgisi vardı içimde. Oğuz Abi’nin sesini duyduğumda, anneme veya babama bir şey olduğunu düşündüm. İnsanın abisi ölemezdi. Çocukluğumun şövalyesi, üç silahşörlerin en büyüğü, masalların yakışıklı prensi ölümle yan yana yakışmamıştı hiç.

Üstelik adı Yaşar’dı. Annem peş peşe ölen iki oğlundan sonra, bari bu yaşasın diye, adını Yaşar koymuştu. Bir kış günü, bahar muştusu gibi geldiği eve; peşinden iki oğlan daha getirecek kadar uğurlu sayardı onu babam. Üçer yıl arayla doğmuş üç yağız oğlan, üç küheylan. Bayram günleri, babamın üçümüzü peşine takarak önce bayram namazına götürdüğü, ardından da esnafla bayramlaştığı zamanlarda gözlerinde parlayan gurur bütün yüzünü aydınlatır, babam sırayla hepimizin sırtını sıvazlayıp gönenirdi. Annem arkamızdan nazar duaları okuyarak kapıdan yolculardı dördümüzü.

Kim bilir nasıllar şimdi? Yaşlı yüreklerine düşen yangınla nasıl başa çıkıp, nasıl su serpecekler? Gittiğimde ne söyleyeceğim onlara? Nasıl yüzlerine bakacağım bir daha? Yaşar’la neden küs olduğumuzu, bu küslüğün bir bıçak gibi gittikçe derine inip ikimizi ayırdığını nasıl anlatacağım?

Karşımdaki pencerede, doğan günün soluk ışıkları hayat bulmaya çalışırken bir an için gözüm perdenin kopmuş halkasına takıldı. ‘Özge’ye söylemeliyim şunu diksin,’ diye düşündüm ve bunu düşünür düşünmez de, insan zihninin bunca acı içinde bile en önemsiz ayrıntıları, gündelik hayatın telaşlarını nasıl olup da fark edebildiğine şaşırdım.

Derin bir soluk alarak yumruklarımı sıktım. Boğazımdaki düğüm bir türlü çözülmüyordu. Ağlamak istiyor, ağlayamıyordum. Başıma çivi gibi bir ağrı çakılmış, gittikçe derine iniyordu. Kolumun biri artık yerinde yoktu sanki. Kolum.

Ağaçtan düştüğüm gün, kolum kırıldığında nasıl da kucağında eve kadar taşımıştı beni. Oysa benden çok da iri değildi. Ama abimdi işte. Mahalle kavgalarından beni kurtaran, ağaca takılmış uçurtmamı indiren, düştüğüm zaman kaldıran, ilk gönül kıpırtılarımı dinleyen, ilk erkeklik deneyimini birlikte yaşadığım, yaralarıma su serpen, hıncımı beleyen, öfkemi tersyüz eden, kısacası hayata dair bütün ilkleri kuşanmamı sağlayan insandı. Bu kente bile onun sayesinde gelmiştim. O üniversiteyi okumaya gelmiş, ben de üç yıl sonra arkasından koşarak bulmuştum onu. Öğrenci evimizin kadim dostu, sırdaşı, arkadaşıydı.

Bir erkek çocuk için abisi, kişiliğini hem büyüleyen hem de yok eden gizemli bir dokunuştur. Ben nasıl bu dokunuştan vazgeçebilmiştim? Bir akraba düğününde Özge’nin giydiği kıyafete bir şey söylemiş, ben üstüme alınmıştım. Bu yüzden tartışmış ve bir daha da konuşmamıştık. Şimdi düşününce, ne Özge’nin giydiği o elbiseyi, ne de abimin ne söylediğini hatırlıyorum. Ne olmuştu da bunca yıl bir hiç yüzünden konuşmamıştık birbirimizle. Ne kadar kolay kopmuştuk birbirimizden, insanın kalbini aşan bir gurur yüzünden.

Hayata dair biriktirdiğim paylaşacak ne çok şey vardı kim bilir, onun biriktirip cebinde götürdüğü. Şimdi hepsi yarım. Ağzımda asla tüküremeyeceğim bir buruk pişmanlıktı artık abim.

Bu düşünceler zihnimden geçerken, Özge’nin sesi beni kendime getirdi. Yukarıda merdivenin tırabzanına yaslanmış, acılı gözlerle bana bakıyordu.

“Bavulunu hazırladım,” dedi. “Çabuk olursan, ilk uçağa yetişirsin.”

Şaşkınlık ve minnetle baktım ona. Hiçbir şey söylemeden merdivenleri tırmandım. Gece kokusu sinmiş boynuna sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

, , , , ,