Flaş, flaş, flaş sevgili günlük…

Flaş, flaş, flaş sevgili günlük…

Köstebek
26 Eylül 2012

Pazartesi On8 Kitap’ta işbaşı yaptım. İşe popomda koltuk döşemesiyle gittim desem yeridir. Bir yıl olmuş, pinekliyordum. Ama var ya, şimdiden özledim eski hayatımı. Bankamatik editörü olmak vardı, ah ah! Zaten otuz sekizimde olduğumu anlayacaklar diye, ilk gün ne yaptığımı ben bile anlamadım!

Kütüphane dedikleri dondurucuda bir tanışma toplantısı yapıldı. Yayınevi mi, Çarşı trübünü mü anlamadım! Bir kalabalık, bir tutkulu çocuklar! Tutkuyu da hiç sevmem ha, adamı çok çalıştırır.

TA’yı gözüme kestirdim. Güzel kız, işi de biliyor. Hem tam karşımda oturuyor. İlk gün sürekli bir şeyler sorma bahanesiyle onunla konuşup durdum. Ama kendisi yavaş açılan tiplerden galiba, olsun, ben zoru severim. Yani bazen. Aslında bir de TG var, hık demiş Vincent Cassell’in burnundan düşmüş. TA ile TG arasında kaldım diyebilirim. İş yerinde flörtün motive edici olup olmadığını göreceğiz bakalım!

Salı sabah ofise geldiğimde masamın üstünde bir kitap dağı vardı. Bu dağ meselesinde MB’nin parmağı olduğuna inanıyorum, hemen kendisini yakın takibe aldım. Ancak odasındaki, dünyanın dört bir yanından gelmiş ıvır zıvıra ağzım açık bakmaktan, henüz bu konuda bir gelişme kaydedemedim.

Düzeltilecekleri bir yana, okunup raporlanacak kitapları başka bir yana ayırdım ve hemen işe koyuldum. Beni bilirsin, uzun soluklu projelerin insanıyımdır. Daha bir satır düzeltmeden süper bir proje fikri geldi aklıma ve hemen instagram ustası mesai arkadaşlarımdan kalemimi fotoğraflamalarını istedim. Çok merak ediyorum, kalem kaç kitap, kaç bin sayfa sonra bitecek. Göz boyamak için bir on gün sonra kalemi kırarak küçültmek fikri gelmedi değil aklıma ama… Bu arada DD’nin sadece kalemimi değil, masamdaki başka bazı kişisel eşyalarımın da fotoğrafını çektiğini fark ettim. Şirin şey, beni takdir ediyor, belli.

Salı öğleden sonra, şirket eğitiminde kendimi biraz değişik bir şekilde gösterdim diyebilirim. Hemen önümde oturan weblogcu BA’ya, “Eğilsene koca kafa” diye seslenmeye kalktığımda, güzide yöneticilerimizden HD’nin lafını pek fena ağzına tıkadım. Öğle tatilinde HD beni asansörde kıstırıp, “İntikam soğuk yenen bir yemektir” deyince, bunun acısını müthiş bir iş yüküyle BA’dan çıkarmaya karar verdim; facebook, twitter ve Weblog’umuzla ilgili akla gelecek her şeyi istedim ondan. Gece gündüz çalışsın bakalım…

On8’de işbaşı yapan bir ben olsam iyi. Bir de yeni yayın koordinatörü var, ATO. Yazarmış, roman yazacakmış On8’e, havasından geçilmiyor. Valla ben adını daha önce hiç duymadım, demek ki ünlü değil. Yine de çağdaş edebiyatımıza katkıları için onu kutlamayı ihmal etmedim.

Bu sabah kendimi çok yorgun hissediyorum. Çalışma Bakanlığı’na bir dilekçe yazdım. Özel sektörde, mesai başlangıcının on buçuktan önce yapılmaması için. Dilekçenin bir kopyasını da kapı altından MB’ye yolladım. Bu sonbahara geçiş de beni bitirdi. Şimdi tuvalete kaçıp On8’in matbaadan son gelen kitabını okuyacağım. “Mavi Kirazlar” serisinin ilk cildi “Damdaki Melek”. Çok sürükleyici bir şeye benziyor, herhalde öğlene kadar çıkmam. Zik, Satya, Amos ve Violette adlı dört kankanın hikayesi. Havalı bir şekilde ifade etmek gerekirse, kankalık bağları bir sırla mühürlenmiş. Her kahramanı başka bir yazar yazmış. Kapakta dört yazarın imzasını görünce, bizim yazarlarımızı takdir etmedim değil. Avrupa’da dört kişi bir kitabı anca yazıyor, benim memleketimin yazarları öyle sap gibi tek başına yazıyor. Mavi Kirazlar’ın ikincisi gelmeden ve MB beni aramaya çıkmadan önce “Damdaki Melek”le sıvışıyorum. Hadi bana eyvallah.

 

 

,