Zaman Tüneli

Resim: Leonid Afremov

Zaman Tüneli

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 27 Kasım 2017

Güneşin arada bir bulutların arasından başını gösterdiği bir sonbahar günü fakülteden sınıf arkadaşım İhsan’ın Cihangir’deki evindeyiz. Bütün gün Anayasa Hukuku sınavına çalışmaktan başımız şişmiş. Hepimiz yorgun ve sıkılmış durumdayız.

Akşama doğru herkesin artık dersten iyice koptuğunu gören İhsan, “Bu kadar yeter, hadi sinemaya gidelim,” dedi.

Hepimiz bunu bekliyormuş gibi bir solukta dışarı attık kendimizi. Dört kişiydik; İhsan, Gönül, Sibel ve ben.

Gönül, “Emek Sineması’na gidelim,” dedi. “Hangi film oynuyor bilmiyorum ama ben o sinemanın tarihi dokusunu çok seviyorum, orada bulunmak hoşuma gidiyor.”

Herkes hemen kabul etti bu öneriyi, çünkü seyredilecek film hiçbirimizin umurunda filan değildi aslında; çıkmışız ya evden, atmışız ya kendimizi dışarıdaki gürültülü dünyaya, önemli olan buydu.

İnsanın yüzünü ısıran ayaza rağmen İstiklal’de keyifle yürüdük, Emek Sineması’na kadar. 17:45 matinesine girdik. Sıradan bir polisiye film. Ama iyi geldi bize, kafamız boşaldı biraz.

Çıkışta hava neredeyse kararmıştı. Sibel ve Gönül önde, İhsan’la ben onların arkasında ikişerli yürümeye başladık.

Sibel, arkadan bizim de duyabileceğimiz bir şekilde, “Gevşemeyin hemen,” dedi her zamanki otoriter tavrıyla. “Hadi, İhsanlar’a dönüp biraz daha çalışalım.”

Gönül de ona katıldı.

İhsan beni rahatlatmak için, “Sen de geç olursa dönmezsin yurda, bende kalırsın Halil,” dedi.

“Siz gidin,” dedim. “Bende hâl kalmadı artık. Çok yorgunum, biraz daha yürüyüp yurda döneceğim.”

İhsan ısrarını sürdürdü: “Hem Kemal ve Cengiz de gelecekler, şu edebiyat kulübü konusunda konuşmak için.”

“İyi ya işte, hele onlar geliyorsa hiç gelmeyeyim ben. Onlarla didişecek hiç halim yok şimdi.”

Aslında yorgunluktan değil, kulüp konusunda uzun süredir devam eden kısır tartışmaları bir kez daha çekemeyeceğim endişesiyle tekrar İhsan’ın evine dönmek istemedim. O günlerde edebiyat kulübünün yeniden yapılanması ve daha aktif olması için yönetimin değişmesi gündeme gelmiş, Kemal ve Cengiz de son sınıf öğrencisi olduğumuz için bu görevi İhsan’la benim üstlenmemizi istemişlerdi. O yıl okulda çeşitli yazar ve şairleri de konuk ederek öğrencilerin kulübe ilgisini arttırmayı planlıyorlardı. Fikir olarak böyle bir oluşumu desteklememize rağmen, İhsan’la herhangi bir organizasyonun tam göbeğinde yer alıp dersleri aksatmak istemiyorduk. O yıl mutlaka mezun olmak zorundaydık.

İhsan kolumdan tutarak beni yavaşlattı. Gönül ve Sibel’in duyamayacağından emin olduktan sonra fısıldadı.

“Oğlum, ne salak adamsın sen ya! Sibel’in bizimle çalışmaya ihtiyacı mı var sanki? Bütün notları tavan. Senin için geldi kız. Sen gideceğini söyleyince nasıl bozuldu, fark etmedin mi? Sen daha anlamazlıktan gel. Bu kadar da aptallık olmaz ki!”

“Bana ne ya!“ dedim İhsan’a. “Gönül’le senin başınızın altından çıktı bu iş. Şimdi de katlanın bakalım.”

Durup Sibel ve Gönül’e seslendim. “Ben kaçıyorum kızlar, okulda görüşürüz artık. Size iyi çalışmalar.”

Vedalaşıp ayrıldık. Onlar tekrar Cihangir’e, ben cadde boyunca Tünel yönüne ilerledim. Düşüncelerim hem bütün gün ders çalışmış olmaktan hem de sinema kulübü konusunda acaba korkaklık mı ediyorum ikilemini yaşamaktan allak bullak olmuştu. Aynı anda hem derslerinde başarılı olup hem de birkaç kulüpte birden aktif olarak çalışan pek çok kişi vardı okulda. Ama ben öyle değildim işte. Daha yavaş bir hayatı tercih edenlerdendim.

O kadar sert bir ayaz var ki, bir süre sonra üşümeye başladım. Bir kahve molası verip biraz ısınacak bir yer bakınırken, bir resim galerisi ilişti gözüme. İçeride bir sergi açılışının canlılığı göze çarpıyordu. Düşünmeden daldım.

Resimden hiç anlamadığım halde sergiyi dolaşmaktan keyif aldım. Konu “bahar” ya da “doğanın uyanışı” filan gibi bir şeydi. Tüm resimlerden doğa fışkırıyordu sanki.

Resimlerden birinin önünde kımıldamadan duran bir kadın dikkatimi çekti. Gözlerini dikmiş, büyülenmiş gibi hep o resme bakıyordu. Ben tüm sergiyi dolaşıp tekrar geri döndüğümde, yine aynı konumda buldum onu. Merak ederek yanına gittim ve ben de bakmaya başladım. Dikkate değer bir şey görmedim resimde; sadece bir duvardan sarkan canlı, sarı güller.

“Güzel bir resim ama sergideki en güzel resim değil kuşkusuz,” diyerek yüksek sesle düşüncemi dile getirdim.

Şaşırmış gözlerle yüzüme baktı. “Bu gülleri bilir misiniz?”

“Gül işte,” dedim. “Çok güzel sarı güller. Bütün bildiğim bu.”

“Hayır!” dedi yüzündeki soluk gülümsemesiyle. “Bunlar kayısı gülleri.”

“Kayısı gülü mü? Hiç duymamıştım doğrusu.”

“Haklısınız, pek çok kişi duymamıştır ama dikkat ederseniz bu ton, sarının çok özel bir tonudur ve ancak kayısı gülleri böyle olur. Ressamın bunları nasıl resmettiğini merak ettim, çünkü kayısı gülü çok nadir bulunan bir türdür.”

“Güller hakkında bu kadar çok şey bildiğinize göre botanikçi filan olmalısınız,” diyerek şaka yapmaya çalıştım.

“Kayısı gülünü iyi bilirim, o kadar.”

Gülümseyerek yüzüne baktım. İnce, kırılgan yapılı, ufak tefek bir kadın. Otuzlu yaşlarının ortalarında olmalıydı. Omuzlarına dökülen düz kumral saçları ve makyajsız yüzüyle daha genç görünüyordu oysa. Bir kız çocuğunun masumluğu ve çekingenliğiyle olgun bir kadının zarafet ve bilgeliğini birleştirmiş bir yüz.

“Ben de size bir itirafta bulunayım mı? Biraz ısınacak ve kahve içecek bir yer ararken kendimi burada buldum işte. Bu arada, adım Halil,” diyerek elimi uzattım.

Gülümseyerek elimi sıktı. “Memnun oldum. Benim adım da Naz.”

Naz. Daha duyar duymaz yüreğime vuruyor, kulaklarımda yankılanıyor. O zarif duruşu, o kırılgan tavrı anlatacak bundan daha uygun bir isim olabilir mi?

Farkında olmadan birlikte dışarıya çıkmıştık.

“Benimle bir kahve içmeye ne dersiniz?” diye çekinerek sordum.

“Şimdi acelem var , belki başka bir zaman.”

“O halde, Tünel’e kadar birlikte yürüyebiliriz. Ben de Beyazıt tarafına gidiyorum, önce Karaköy’e gitmem gerek.”

Hiç cevap vermeden başıyla onayladı. Bir süre hiç konuşmadan öylece yan yana yürüdük. Üzerinde bej rengi bir pardösü var, boynunda siyah ve bej tonlarında bir fular. Rüzgârın şiddetinden arada bir fuları uçuşarak yüzüme değiyor, kokusunu hissedebiliyordum. O ise hiç farkında olmadan yürüyor. Adımlarını hızlı atmasından gerçekten acele ettiğini anlıyorum. Bu beni üzüyor nedense. Bu yol hiç bitmesin, bu sessiz ama yan yana yürüyüş sürsün istiyorum.

Biletlerimizi alıp metroyu beklerken sessizliği bozma ihtiyacı hissettim.

“Ben öğrenciyim. Hukuk Fakültesi’nde okuyorum. Ailem İzmir’de. Ben de Beyazıt’ta bir yurtta kalıyorum.”

“Ailenizi özlüyorsunuzdur. Sizi çok iyi anlıyorum çünkü ben de üniversiteyi ailemden uzakta okumuştum.”

Daha fazla konuşmak istemediğini belli edercesine, iki elini birden pardösüsünün cebine soktu ve başını yaklaşmakta olan metroya çevirdi. Kısa yolculuğumuz sırasında da suskunluğunu bozmadı, sadece camdan dışarıya, karanlığa doğru baktı. Elleri hâlâ cebinde. İnce pardösünün üzerinden kemikli uzun parmakları belli oluyor. Ellerinin üşüdüğünü hissediyorum. İçimden o elleri avucuma alıp ısıtmak geliyor. Bu düşünceyi hemen aklımdan kovuyorum.

“Biliyor musunuz, çocukluğumdan beri buraya her gelişimde sanki bir zaman tüneline binmişim de, bu tünel beni çok eski çağlara götürecekmiş duygusunu yaşarım,” dedi.

“Geçmişte nereye mesela?”

“Size garip gelecek ama Fransız Devrimi’nin ortasına mesela. Belki Fransız kültürüyle çok iç içe yaşadığım, belki de o kanlı, gürültülü değişime duyduğum hayranlık yüzündendir. Ya siz, Halil bu bir zaman tüneli olsaydı siz nereye gitmek isterdiniz?”

Verecek bir cevap bulmakta zorlandım.

“Ben daha yakın bir zamana, Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yıllarına dönmek isterdim galiba. Şapkalar takmış birbirinden şık beyefendi ve hanımefendilerin caddelerde dolaştığı Beyoğlu’nda yürümek, o şık ve tarihi pastanelerden birinde oturmak filan. Hatta o pastanelerden biri de az sonra ineceğimiz istasyonun karşısındaki Baylan’dı galiba. İster misiniz şimdi indiğimizde yeniden orada olsun?”

Karaköy’e varmıştık. Veda zamanı. Kalabalığa karışıp gideceğinden ve bir daha onu hiç göremeyeceğimden korktum.

“Ya kahve borcunuz?”

Aceleyle çantasını karıştırdı ve bir kalem buldu. Kâğıt bulamayınca elimde tuttuğum ders notları dosyasını çekti nazikçe ve üstüne telefon numarasını yazdı ve altına da adını; Naz.

Hafif çekik ela gözlerini ta içime çevirerek, “Ben cep telefonu kullanmıyorum. Bu ev numaram. Görüşürüz, Selim,” dedi ve tıpkı korktuğum gibi, kalabalığın arasına karışıp uzaklaştı.

, , , , , , ,