Yığın mı, kitle mi

Yığın mı, kitle mi

Ali Ünal
19 Ocak 2012

Bırakın çan çalmayı, Ermenici olmayı
Millet böyle dolmayı, yutmaz Karadeniz’de
Ogün öyle desinler, bugün böyle desinler
Fatihalar Yasinler, bitmez Karadeniz’de

Bugün Hrant Dink suikastinin 5. yıl dönümü. Şiirsel adalet midir bilinmez, beş yıldır süren davası da iki gün önce sonuçlandı. Silahı çeken Ogün Samast, toplam 22 yıla mahkûm olmuştu. İki gün önce de, azmettirici Yasin Hayal ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bir diğer isim Erhan Tuncel, bu davadan beraat ederken, mahkeme, sanıklardan Coşkun İğci konusunda bir karar almayı unuttu. 2007’nin 19 Ocak’ında biraz daha artan mutsuzluklarımız, iki gün önceki mahkeme sonrasında biraz olsun iyileşebildi mi? Soruyu biraz daha değiştirip sorarsak: Bütünüyle teknik bir meseleden ibaret olan bu dava süreci ve cezalar, parmakla işaret edilen sorunlarla ne kadar yakından ilgili?

“Biz Hrant ve Ermeni değil, Mehmet ve Müslümanız”

Dink’in öldürülmesinden sonra, bu cinayeti lanetlemek ve Ermeni vatandaşların yanında olduklarını onlara hissettirmek isteyenler, önemli ve toplu bir empati duygusuyla hareket ederek Hepimiz Ermeni’yiz, Hepimiz Hrant Dink’iz dövizleriyle meydanlara indiler, sokaklarda yürüdüler, sloganlar attılar. Dünya üzerinde acı çeken herhangi bir insanı ya da ulusu sahiplenmenin, yalnızca insan olma ortak noktasında buluştuğunu fark eden bu insanların oluşturduğu kitle, böyle yaparak her ne kadar bir kökene sahip olduklarını göstermiş gibi görünseler de, aslında bu şekilde davranarak bir kökene sahip olmanın ya da bir ulusun vatandaşı olmanın bir anlamı olmadığını zımnen ifade etmiş oluyorlardı. Bu bilinçle davranan kitle, bir insanın seçme şansı olmadan dahil edildiği yapay bir tanımın altına girmeyi reddeden insanlardan oluşuyordu. Tehlikeli bir politik silaha karşı ellerini uzatabilen cesur bir kitle.

“‘Hepimiz Ermeniyiz’ diyerek devleti ve Türk milletini suçlu sandalyesine oturtma yaklaşımını kabul etmiyoruz!”

Bu rehberle hareket edildiğinde, bir varoluş sorunundan öte basit bir teknik meseleye indirgenen milliyetçiliğin ne yazık ki karşı (!) taraftaki yansıması, varlığına karşı bir tehdit varmış gibi insanları derhal savunmaya geçirmek oldu. Oksimoron gibi görünse de, içinde köken ya da milliyetçilik itkisi barındırmayan, aksine bunları yadsıyan Hepimiz Ermeni’yiz sloganının karşısına, sanki panzehiriymiş gibi Türk ve Mehmet olmak ya da Türk ve Müslüman olmak kimlikleri yerleştirildi. Ogün Samast, gözaltına alındığı karakolda Türk bayrağıyla poz verdirildi, sokaklar ve sosyal medyada insanlar “beyaz bere”lendi, bir şarkıcı yazının başındaki bir şarkıyı yazdı ve söyledi, bir futbol takımının taraftarları stadyumda “Hepimiz Türk’üz” pankartı açtı, cinayeti açığa çıkaracak birimin genel müdürü “Milliyetçi duygularla işlenmiş bir cinayet” diyebildi, bazı önemli insanlar bu yazıda italik verilmiş beyanları verebildiler. Peki şimdi sorun nerede? Davayla çözülen meselede mi gizli?

“Bu ne demek. Hepimiz Türküz, hepimiz Mehmet’iz.”

Kadınların sorunlarını, çözüme erkekleri dahil etmeden çözemeyiz. Kürt kardeşlerin yaşadığı sorunları, çözüme Türkleri dahil etmeden çözemeyiz. Eşcinsellerin yaşadığı sorunları, çözüme herkesi dahil etmeden çözemeyiz. Kavgasında yalnızca kadınları kullanmak isteyen feminist bir hareket başarılı olamaz. Sorunda yalnız olduklarını sanabilirler, ama değiller. Çözümde de yalnız olmamalılar, çünkü ancak bu şekilde farkındalığı yaymayı başarabiliriz. Hrant Dink’in simgesi olduğu bu zenofobinin çözümünde o karakoldakiler, o beyaz bereliler, o şarkıcı, o futbol takımı, o genel müdür ve bu önemli insanlar olmadığı müddetçe, biz ölümleri teknik bir mesele olarak algılayıp, çözümlerini de teknik bir meseleye indirgeyerek “erteleyeceğiz.” Bu şekilde hiçbir sorunu çözemeyeceğiz, çünkü uğraştığımız şey hiçbir zaman sorunun kendisi olmayacak. Platon’ın mağarasındaki idealar gibi, sorunun gölgesiyle boğuşup duracağız.

“Şehit cenazelerinde kimse sokağa dökülmüyorken bir Trabzonlunun bir Ermeni’yi öldürmesine bu kadar tepki gösterilmesini kınıyorum.”

Pratik olarak bunu yapmak mümkün mü? Bilmiyorum. Bir bebeği katil yapan bu düzenin, bir stadyum ya da Facebook dolusu insanı kulağından çekip hepsine ağırlaştırılmış müebbet cezası vermesi midir çözümün yolu? Burada belki suçun tanımında bir arıza yaşıyor olabiliriz. Bu bahsettiğim kişiler, Hrant Dink’i öldürmek için tetiği çeken ya da öldürülmesi için plan yapan ya da öldürülmesi için uygun koşulları hazırlayan kişiler değillerdi. Dolayısıyla teknik anlamda onlara maddi suç yükleyecek teknik bir makam da yok. Peki bu, suçsuz olduklarını gösteriyor mu? Hepimiz Ermeni’yiz sloganını taşıyarak kendimizi ister istemez bir ikiliğin bir ucuna yerleştiren bizlerin bir suçu yok mu? Hrant Dink’in, bunu hak ettiğini içten içe düşünenleri ne yapacağız? Nasıl belirleyeceğiz? Belirlediğimizde, kollarından tutup mahkemeye getirmeye mi çalışacağız? Kim ya da kimler suçlu? Hrant’ı aslında kim öldürüyor?

“O insanların söylevlerine asla katılmıyorum. Ben Hıristiyan değilim. Hayatım boyunca vatansever oldum, ölürken de gerçek bir Müslüman kızı olarak can vereceğim.”

Tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak nitelendirilen Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli)’dan Andy Dufresne, en yakın arkadaşı Red’e karısıyla ilgili şöyle bir itirafta bulunur: “Onu ben öldürdüm Red. Tetiği çeken ben değildim, ama onu kendimden uzaklaştırdım. Bu da onu öldürdü. Benim yüzümden.” Bu dünyada olmuş olacak her türlü kötülüğün hem sebebi hem çözümü biziz. Mutlak iyi ya da mutlak kötü sadece filmlerde var, onlar da sadece bir buçuk saat sürüyor. O stadyum da biziz, o şarkıcı da, o emniyet müdürü de. Bunun farkına varmadan, herhangi bir çözümün olabileceğini sanmıyorum. Bir insanı öldürdüğünde onun susacağını sananlar kadar ahmaktır, bir insanı öldüren insanı hapse attığında onu cezalandırabileceğini düşünenler. Fikirler kalıyor, sorun bu. Değişen bir şey olmayacak, saflarda bir kıpırdanma olmayınca. Kör bir yığın olmayı bırakıp bilinçli bir kitle hâline gelmediğimiz müddetçe, tüm renkler kirlenmeye devam edecek.

Birinciliği, beyaz bereye verecekler.

, , , , , ,