Yazarların kendi kaleminden: Türk Edebiyatının Kriminal Tarihi

Yazarların kendi kaleminden: Türk Edebiyatının Kriminal Tarihi

Burcu Arman
15 Ekim 2012

“Muzır” kitaplar, “muzır” yazarlar, şiddete meyilli olanlar, uyuşturucu kullananlar, cinayet işleyenler… Yazarların “suç dosyaları” irili ufaklı nedenlerden dolayı hep kabarık olmuştur. Jack London’ın istiridye hırsızlığı yapması, William Burroughs’un eğlenceli bir akşamın sonunda karısını yanlışlıkla öldürmesi, Oscar Wilde’ın eşcinselliği yüzünden “şiddetli ahlaksızlıktan” mahkum edilmesi gibi… Bir kısmı da söylentiden öteye gidememiş çoğu zaman ispatlanamamış ama adının çıkmasına yetmiştir. Örneğin Alice Harikalar Diyarı’nın yazarı Lewis Caroll’un pedofil, kadın düşmanı bir seri katil olduğu ya da Jack London’ın öykü hırsızlığı gibi… Kurmaca dünyalarla, gerçeğin sınırlarında gezen yazarlardan her şeyi bekleme eğilimi bu belki de!

Biz de bu tarihten yola çıkarak yerli yazarlarımıza kişisel suç geçmişlerini sorduk. İşte ON8 kitap için kendi kalemlerinden yazarların biraz muzip biraz gerçek “Kriminal geçmişleri”.

“Parmak izim alındı”

Sanırım ilk sabıka kaydımı 15 yaşında aldılar. Lisede boykot yönetmek, güvenlik kuvvetlerine taş ve sopayla mukavemet, devlet malına zarar vermek. Şaka değil gerçek. 1975 yılı olmalı, hangi ay olduğunu hatırlamıyorum, okulda boykot yaptık. Nedenini bilmiyorum ama bu ülkede o kadar çok haksızlık var ki, nedenler sırala sırala bitmez. Tabii polis eylemi bastırmaya geldi, biz karşı koyduk. Olaylar bütün şehre yayıldı, çatışmalar bütün gün sürdü. İşte o zaman yakalanıp, parmak izim alındı, yandan ve önden olmak üzere fotoğrafım çekildi. Elbette bu ilk olmayacaktı, aynı yıl içinde birkaç kez daha siyasi şubeye götürülecek, her seferinde polislerden sağlam birer dayak yedikten sonra devlet katındaki kayıtlarıma yeni kayıtlar katacaktım. Ta ki 1976 yılında Gaziantep sınırları içinde okuyamaz diye sürgüne gönderilene kadar. O şerefli olaydan sonra, zaten İstanbul’a geldim ama sabıka kaydını yenilenme sürecim 12 Eylül 1980’e kadar sürecekti. Sanırım şu anda da Türkiye Cumhuriyeti devletinde geçmişi şüpheli bir yazar olarak işlem görmekteyim.

“Yapamayacağım tek plan birini öldürmek üzerine”

Ortaokulda ilk harfi Anarşizm’in daire içinde A’sı, Azmanlar isminde bir kızlar çetesinin beş mensubundan biri idim. Leblebi tozcusuna, turşu sucusuna yamuk yapanlar, simidini çubuk krakerini paylaşmayanlar, garibanın eşofmanı, hırkası, çorabını alaya alanlar, hocanın gözüne girmeye arkadaş satanlar, tahtaya isim yazmaya meraklı başkanlar karşısında Cola savaşı başlatmak ve kendilerini bu savaşta arada kaynatmak suretiyle “eğlenirdik”. Lise ve üniversitede de rahatsızlıklarım aynı çerçevenin genişlemişiydi ve artık yoktu bir çete. Teke tek bu defa! Bonnie & Clyde en fazla…

Bir çete kurmak mümkün olsaydı şayet çocukluktaki gibi, banka soyalım, zenginden alıp yoksula verelim isterdim. Robin Hood’la büyümüş bir nesil toplansa, her şey çok başka olabilir keza. Bu anlamda hırsızlık ‘suç’ kategorisine dahil edilemeyecek kadar masum benim ‘criminal’ dünyada. Bu amaç uğruna her türlü şeytani plana dahil olabilirim. Yapamayacağım tek plan sanırım, ciddi ciddi birini öldürmek üzerine.
Şimdi on8kitap vesilesiyle düşündüm de, kimseleri öldürme planı yapmamışım gençlikte. Lakin Aldous Huxley, Carlos Castenada, William Burroughs, Allen Ginsberg, Jim Morrison, Syd Barrett vb isimler vesilesiyle şu yalan dünyanın seyrine kanmışların çayına kahvesine gizlice bir damlacık LSD damlatarak dünyanın kaç bucak olduğunu, esasen bucaksız olduğunu göstermek suretiyle bildirmek isterdim. Hala da isterim. O hallerini hayal eder, hin hin gülerim.

“Suç” Geçmişim

Suça erken yaşta başladım ben. Arap Hatçam Teyzenin çağlalarını çalmak için organize olmak gerektiğini altı yaşında falan anlamıştık mahallede. Ben kapısını çalıp Hatçam Teyzeye, babaannemin onu hemen çağırdığı söylerdim.
“Yetiş Hatçam Teyze, babaannem basamaktan düştü!”
Mahallemizin kırık çıkıkçısı bu yaşlı kadın zarını alıp bizim eve doğru giderken, çetenin öteki çocukları ağaca çoktan çıkardı. Ekşi çağlalar yüzünden kaç defa dayak yediğimi hatırlamıyorum. Ama babaannem dayak arsızı olduğumu, boşuna yorulmamasını söylerdi babama.
İlkokulda işi bir basamak daha ilerletmiştim. Ayakkabıcıların oğlu Şerifali ve Posta Müdürünün oğlu Namık’la DEV-ÇOCUK örgütünü kurduk. Üç maddelik tüzüğü bizzat ben kaleme aldım.

1. Gazoz kapakları bizim evin damında saklanacak. Örgütün merkezi bizim ev.
2. Üçümüzden birine birisi vurursa, toplanıp o çocuğa üç yumruk atılacak.
3. O kıza yüz verilmeyecek.

Babam üzerinde DEV-ÇOCUK yazan defteri bulunca dilaltı aldı. Sonra bizzat örgüt merkezine -üstelik ışığı açmadan- kapattı beni.
Ama işin şeyini üniversitede kaçıldım galiba. ODTÜ Hazırlık Sınıfına kaydımı yaptırır yaptırmaz doğruca ODTÜ Öğrenci Derneği’ne de üye olmuştum. Böylelikle daha ODTÜ yurt sıram gelmeden jandarma kaydım olmuştu.
İlk dipçiğimi şu şarkı dizesi bitmeden sol kaşımın üzerine yedim:
“Jandarma biz sosyalistiz…”
Besteyi yapan adama okul hayatım boyunca küfrettim.
Gözaltı, uzaklaştırma, tutuklama, kovalama gibi sayısız etkinlikler sonucu Öğrenci Derneği Şeref Listesi’nin üst sıralarına doğru tırmandım hep.
Evet, doğruyu söylemek gerekirse kitap da çaldım. Ama iki kitapevinden asla: Ahmet Telli’nin dükkânı, İlhan İlhan Kitapevi.
Bir kere de sabaha karşı Ankara’daki öğrenci evimizin sokağındaki bakkaldan iki ekmek aşırmıştık. Ama süt şişelerine dokunmadık. Ulan, üstelik AOÇ sütleriydi onlar!

“Beni nasıl bir ceza bekliyordu, düşünmek bile istemem”

Kriminal geçmişim mi? (Kahkahalar…) Hangi birini anlatayım? Siz benden hayat hikayemi istiyorsunuz! Küçükken kızıp, tabağımdaki salçalı köfteleri babamın kıymetli yeni ayakkabılarının içine doldurmamı mı anlatsam… Abime, kardeşime yaptığım çeşitli pislikleri mi? Çok feci bir tanesini anlatayım: İlkokulu Danimarka’da bir Fransız Katolik manastırda okumuştum. Koca okulun tek gayrı-Hristiyan öğrencisi bendim ve çok yaramazdım, bu yüzden beni hep en arka sırada oturturlardı. Rahibelerin kılıkları, bizim kara çarşafa benziyordu: Başları çeneleri tamamen örtülü, yerlere kadar uzanan giysiler – bazıları, saçlarının tek bir teli bile gözükse paniğe kapılırdı. Bu rahibeler arasında Matematik hocamız benden hiç hazzetmiyordu ve bana her vesilede cezalar verirdi (akşam eve geç göndermek, gibi). Bir gün sınıfta kadın beni gene azarlamıştı; ben de kâğıda sarıldım ve kadının çırılçıplak resmini –hayalimde nasıl canlandırdıysam- çizdim, altına “Mère Marie-Colette” diye kadının adını da güzelce yazdım ve yanımdaki sıra arkadaşıma gösterdim. Arkadaşım dehşetler içinde kaldı; kâğıdı kaptı elimden ve önce gözleri kocaman oldu, sonra kıkırdamaya başladı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan, o çıplak resim sınıfta elden ele dolaşmaya başlamıştı! Kağıt kimin eline ulaşsa, önce şok ve afallama, sonra gülüşmeler… Üstelik unutmayın ki çocukların hepsi Hıristiyan, bazıları Katolik, üstelik 1960’lardan söz ediyoruz, yani herkes henüz pek bir masum. Derken rahibe birden, “Orada neler oluyor, Gülayşe’den yola çıkan kağıdı hemen derhal getirin!” demez mi? Birkaç sıra öndeki arkadaşımın kağıdı rahibeye götürmek için ayağa kalkmasıyla ok gibi fırladım yerimden, kâğıdı arkadaşımın elinden kaptığım gibi bir anda paramparça ettim – dünyada çok az kağıt bu hızla yırtılıp paralanmıştır! Resim yakalansaydı beni nasıl bir ceza bekliyordu, düşünmek bile istemem!

“O kriminal olaydan yırtmıştım”

İlk gençlik yaşlarındayken kriminal bir olaya pek bulaşmadım; ama bir keresinde polisle karşı karşıya gelmekten kıl payı kurtuldum. Lise son sınıfta okurken edebiyatla ilgim nedeniyle takip ettiğim bir derginin –“toplumcu-gerçekçiliğin genç soluğu” sloganıyla yayımlanan Yarın dergisinin– Adana’da bürosu olduğunu öğrenince oraya gidip gelmeye başlamıştım. Dergi bürosundakilerle tanıştıktan sonra benim gibi edebiyatla ilgilenen iki arkadaşıma da dergiden söz edip onların da tanışmasını sağlamıştım. Yarın’ın giderek edebiyat dergisinden gençlik dergisine dönüşmeye başladığı zamanlardı. Bu nedenle emniyet güçlerinin özel “ilgi” gösterdiği bir yerdi. İtiraf edeyim, şehirde temsilciliği olan tek edebiyat dergisi olmasının yanında, derginin bu siyasi yönü bizim ilgimizin de nedenlerinden biriydi. Arada sırada polislerin gelip dergi bürosunda arama yaptığını ya da bir şeyler sorup gittiklerini, dergi temsilcisini sudan sebeplerle Emniyet Müdürlüğüne çağırdıklarını duyuyorduk, ama gitmekten vazgeçmiyorduk. Oradakilerle edebiyattan ve siyasetten konuşmanın bize verdiği haz ve itiraf etmeliyim, “biz büyüdük artık” hissi korkumuzu bastırıyordu.
Şimdi hatırlamadığım bir nedenle benim gitmediğim bir akşamüzeri öbür iki arkadaşım dergi bürosundayken polis gelmiş, oradakilerle birlikte arkadaşlarımı da sorgulamışlar. Resmi bir tutanak tutulmamış, ifade alınmamış; ama “Kimsiniz, ne işiniz var burada?” gibi sorular sormuşlar bizimkilere. Arkadaşlarım, “Biz edebiyatla ilgileniyoruz, şiir yazıyoruz, öykü yazıyoruz; o yüzden geldik buraya,” deyip, biraz da saf ayağına yatarak kurtulmuşlar ya, bir hayli de korkmuşlar. “Sizi bir daha burada görürsek yandınız,” demiş polis memurları. Dergi bürosu bizim eve çok yakın olduğu için arkadaşlarımdan daha sık gidip geldiğim halde, şansımdan, o “kriminal” olaydan, tabir caizse, yırtmıştım; ama bu olayı unutmamamın esas nedeni başka. Bu olayın ertesinde arkadaşlarımdan biriyle bundan sonra dergi bürosuna gidip gitmemeyi tartışmıştık. Olay sırasında orada olmadığım halde, bu “polisiye” durumdan rahatsız olmuş ve arkadaşıma, “Bir süre gitmeyelim,” demiştim; arkadaşımsa benim gibi düşünmüyordu. Yanlış hatırlamıyorsam, dergi bürosunun yakınındaki parkta olmuştu bu konuşmamız. O güne dek her konuda çok iyi anlaştığım arkadaşımla ilk kez farklı şeyler düşünüyorduk ve bu durum ikimizi de çok rahatsız etmişti. Bu olayı unutmamamın esas nedeni arkadaşımla yaşadığımız tartışmadır aslında. Neyse ki aramızdaki bu gerilimin üzerinde durmadık, arkadaşım da beni ikna etti zaten; o gün değilse bile, bir-iki gün sonra yeniden gittik dergi bürosuna. Bu arada, şunu da belirtmeliyim: Bu anlattığım olaydaki “kriminal” durum, polislerin akıllarına estiğinde yasal bir dergiye arama kararı, savcılık izni vs olmaksızın gidip oradakileri sorgulamalarıydı; ama 12 Eylül darbesinin üzerinden henüz 4-5 yıl geçmişti; biz de on yedi yaşındaydık ve kendimizi “suçlu” sanıp tedirgin olmuş, korkmuştuk.

“Gizli bir şeyler yapmanın cazibesi”

Üniversitedeydim. Babam harçlık veriyordu vermesine ama bir gün alışveriş yaparken bir çay ve diş macununu çantama attım. Görmüşler! Öyle zor bir andı ki. Böyle bir şeye cesaret ediyorsun bacakların titriyor ama bir yandan belki de sisteme karşı durmak için bir şeyler yapıyorsun. Yaptıktan sonra da düşünüyorsun “değer miydi?”… Ona yeltenmenin gizli bir şeyler yapmanın cazibesi sanırım. Bir de Almanya’da kaldığım yıllarda yaşadığım bir şey… Metro ücretleri yüksek aylık kart çıkartma imkânın var ama o zamanlar birlikte olduğum kişinin düzenli bir geliri yoktu. Dolayısıyla tasarruf yapmak için illegal yollardan biniyorduk metroya. Bir gün yanımda kimlik var mıydı hatırlamıyorum ama yakalandım! Üstelik Alman polisleri sert ve malum Türkler’in imajı hoş değil. Ben de onunla İngilizce konuşmaya başladım. O zaman yazar değildim elbet ama demek yazabiliyormuşum! Şöyle bir baktı “Şimdi gidin bilet alın” dedi neyse ki…

“Bu eylemin ses getireceğini düşünüyordum”

Aslında çok utanç verici bir anımdır ama kriminal geçmiş deyince de aklıma ilk bu geldi. Orta 1’de okuyordum, yıl 1989. O zamanlar Türkiye’de şu an gülerek hatırladığımız “acidçiler vs. metalciler” kavgası vardı. Acid diye bir müzik türü popüler olmuş, heavy metal’in tahtını sallamıştı. Rapçiler ve metalciler arasındaki kavgaya benziyordu ama daha tuhaftı çünkü spesifik bir müzik tarzı değildi Acid. Technotronic grubuyla anılan bir kelimeydi sadece. Yine de çığ gibi büyümüştü bu çatışma. Acidçiler, yani elektronik müzikçiler her yere Acid’in sembolü olan gülümseyen suratı çizerlerdi, metalciler ise o suratları karalayıp metal logoları çizerlerdi. Bu tartışmada tabii ki metal’in tarafındaydım. Bir haftasonu okuldaki dolabımda önemli bir kitabımı unutmuştum, okulda dolapların durduğu bölüme geçmek de yasaktı. Bir kepenkle dolapların durduğu bina da kapanırdı.
Neyse ki o kepenkleri tırmanıp duvar ile kepengin arasındaki daracık yerden geçebilen birkaç öğrenciden biriydim ben. Cumartesi günü okula gizli saklı girip o kepengin üzerinden geçtim. Kitabımı dolabımdan aldım, tam kepengi tırmanıp geri dönecektim ki bir şey dürttü beni ve geri döndüm. Bir kara tahtanın kenarından tebeşir aldım, okulun en görünen duvarına kocaman bir gülümseyen surat çizdim, üzerine kocaman bir çarpı işareti çizdim. En üstüne de büyük harflerle “FUCK ACID” yazdım. Yaptığım esere sanki çok önemli bir misyonu yerine getirmiş bir eylemcinin gururuyla baktım Sonra kepengin üstünden hızlıca geçip eve geri döndüm. O haftasonu bana zehir oldu. Çünkü pazartesi kepenkler açılıp da herkes bununla karşılaştığında soruşturma başlatılacağı ve bir şekilde bana ulaşacaklarını düşündüm. Bursla okuduğum için disipline gidersem bursumu kaybedebilirdim. Bu benim İzmir Amerikan Koleji’ndeki sonum olabilirdi.
Bir ara pazartesi erkenden gidip kepenk açılmadan silmeyi de düşündüm ama erken gelen bir öğretmene yakalanırsam suçüstü yakalanabilirdim de… Neyse pazartesi oldu, kepenkler açıldı.
Büyük olay patlayacak diye düşünüyordum ama öğrenciler çizdiğim şeyin yanından umarsızca geçiyorlardı. Öğretmenler de oralı olmuyorlardı. Öğlene kadar her teneffüste çaktırmadan o duvarın oradan geçiyordum ve kimsenin sildiği falan yoktu. Oysa her ne kadar disipline gitmekten korksam da en azından bu eylemin ses getireceğini, metalcilerin “yapanın eline sağlık valla, kral adammış” diye konuşacaklarını, Acidçilerin “rezil etti bizi, Acid artık bitmiştir” diye dövüneceklerini düşünüyordum. Müdürün eserimin yanından geçerken “Kim yaptı bunu, derhal yakalayın!” diye bağıracağını, öğretmenlerin kendi sınıflarında sorgulama yapacaklarını hayal ediyordum.

Ama hiç konuşulmadı, resmen sıfır!

Ben de “ehehe ben yaptım” diye övünemiyordum ki… Endişemi de zafer duygumu da hayal kırıklığımı da kendi içimde yaşamak zorundaydım.
Yemek arasından sonra baktım eserime, silmişlerdi. Ben de hayatıma devam ettim. Sanırım genlerime işlenmiş, ailemden bana miras eylemci ruhun komik ve tam da bizim apolitik nesle yakışan bir tezahürüydü bu.
Ama bazen de düşünürüm; bu eylemi yaptıktan birkaç ay sonra Acid’in esamesi okunmamaya başlandı. Kim bilir, bir kelebek etkisiyle Acid furyasını bitiren ben olmuşumdur… O zaman belki işe yarar diye şimdi de buraya yazıyorum: FUCK TURKISH ARABESQUE ROCK!

 

 

, ,