Yarım Kahramanlar Galerisi

Yarım Kahramanlar Galerisi

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 21 Mart 2017

Söyler misiniz, her öyküyü ille de bitirmek mi gerek? (F. Edgü)

Yağmur ne zaman dindi bilmiyordum. Baştan sona çamura batmış, karanlık sokakta birlikte yürüyorduk. Aslında pek birlikte yürümek de denmezdi buna. İsteksiz adımlarla arkamdan gelen ince topuk sesleri orada olduğunu hissettiriyordu, o kadar. Ağzına kadar dolu çöp bidonunu devirerek birdenbire önümüze fırlayan ıslak bir kedi. Klişeydi ama oraya yakışmıştı.

Siyah demir kapıya ulaştığımızda kim bilir kaçıncı kez söylendi:

“Haksızlık bu, yapamazsın.”  Burnundan soluyordu. “Beni böyle bırakacak mısın?”

Cevap vermeden kapıyı ittim. Ağırdı, her defasında böyle zor açılıyordu. Girmesi için, kanadı elimle tutarak yol verdim. Öfkelendiğinde çenesinin titrediğini unutmuşum. Alnında birikmiş bir öfke önce şakaklarına, oradan da hızını alamayarak çenesine indi. Gözlerine baktım. Gözlerini hiç düşünmemiştim; rengini, biçimini, baktığı yüzde nasıl bir etki bıraktığını. Şimdilik sadece karanlıkta, cıvadan iki top, hareketli ve kurşuni. İki elini de sıkmıştı ama sol elinin dünyaya meydan okuyan bir hali vardı. Kesinlikle solak olmalıydı. Sağ bileğinin üstünde bir yara izinin ona ne kadar yakışacağını düşündüm. Onun gibi bir kadın, en az bir kere denerdi bunu.

İçeri girip bir süre olduğu yerde, öylece durdu. Gözleri, karanlığa alışıncaya kadar iyice büyüdü. Yeşil gri arası bir renk. Evet, en uygunu buydu.

Başıyla içeriyi işaret etti. “Bunlara yaptığın gibi beni de bırakıp gideceksin, değil mi?” Bu kez öfkeden çok ağlamaklı bir ton vardı sesinde.

“Yakında gelip alacağım seni,” dedim. “Söz.”

Ne kadar zamandır buraya uğramadığımı düşündüm sonra. Kapının her defasında biraz daha güç açılmasından belliydi. Bu ağır kapının arkasında zaman, gittikçe kalınlaşan bir toz ve küflü bir kokuydu.

“Yalan,” diyerek, elini içerinin tozlu havasını dağıtmak istermiş gibi iki yana salladı. “Hepsine aynı şeyleri söylemedin mi bir zamanlar?”

Gösterdiği yöne baktım. Çoğunun varlığını bile hatırlamıyordum artık. Küçük adımlarla koridorda ilerlemeye başladık. Bir yandan dikkatle etrafı gözden geçirip sanki kendisine uygun bir köşe arıyor, bir yandan da konuşmaya devam ediyor, diğerleri ve onların neden burada olduğu hakkında sorular soruyordu.

Birden, topukları beton zemine çakılmış gibi durdu.

“Ya bu çocuk?” dedi.

Gösterdiği yöne baktım. On beş, on altı yaşlarında bir oğlan, vapurun demirlerine yaslanmış denizi seyrediyordu. Yüzünde neredeyse ilahi bir dinginlik.

“Neden bu vapura  bindirdin onu?”

Sonsuz bir zevkle elini torbaya daldırıp avucuna aldığı fıstıkların kabuğunu denize ufalıyor ve sonra teker teker ağzına atıyordu çocuk.

“Kaç gece düşündün onu? Tek dirseğini güvertenin demirlerine dayamış, hafif öne eğilmiş duruşunu. Dalgın bakışlarını…”

“Evet,” dedim. “O duruş, hayatın tam da yaşanan anda saklı olduğunun bir özeti gibiydi.”

Güldü. “Boş versene. Sonra aklına, insan olmaya kalkışacak bir karıncanın hikâyesi düştü. Vazgeçtin çocuğun öyküsünden. Kolundan tutup buraya getirdin onu. Bir daha da aklına gelmedi. Oturup günlerce, böceklerin sosyal yaşamını, karınca kolonilerini okudun. Bayat bir Kafka özentisi.”

Cevap vermemi beklemeden yürüdü. Bu kez arkasından yetişmeye çalışan bendim. İnsanın sinirini bozan bir ses çıkarıyordu topukları. Tık tık tık. Birden bana döndü.

“Kaç yaşındayım ben?”

“Bilmem, yirmi, yirmi beş arası olmalı,” dedim.

Yüzündeki bir tutam kumral saçı kulağının arkasına itti. Bu hareketiyle açılan bileğinde gerçekten de bir yara izi olup olmadığına baktım.

“Peki, neden bu kadar kafam karışık?”

“Çünkü acı çekiyorsun. Bileklerin yaşamla ölüm arasında gerilmiş bir sırat köprüsü.”

Şimdi yüz yüzeydik. Kimdi bu yüz? Kim bu kadar güzel bakardı, başını hafif sağa eğerek? Solgun bir kederin çevrelediği, acı çeken bu yüz aklıma ilk ne zaman düşmüştü? Şimdi buraya bir türlü yerleştiremiyordum onu.

Usulca elimi tuttu. Eli buz gibiydi.

“Günler yavaş yavaş eksiltir,” dedi. “Sen unuttukça silikleşen bir hayale dönmek istemiyorum.”

“Anlıyorum,” dedim. “Ama seninle ne yapacağımı henüz bilmiyorum.”

“Tam da bu nedenle buradan çıkarmalısın bizi,” dedi. “Senin bile bilmediğin bir sona varmak için.”

Elimi hızla geri çektim. Bu konuşma uzarsa, tuhaf bir biçimde oradan bir daha hiç çıkamayacağımı hissediyordum. Onu arkada öylece cevapsız bırakarak hızlı adımlarla kapıya yöneldim. Dışarı çıkıp derin bir nefes aldım ve kapıyı arkamdan kuvvetle çektim.

Yağmur yeniden başlamıştı. Kesik bir ağlama sesi gibi.

Bütün gece yatağımda dönüp durduktan sonra, uyumaktan vazgeçip koyu bir kahve yaptım. Bilgisayarı açtım ve ekranın ışıklı, beyaz sayfasına yazmaya başladım.

 

Son anda, vapur son düdüğünü çalıp iskeleden ayrılmak üzereyken koşarak yetişti. Tahta iskeleyi uzatan adam, ince topuklarının çıkardığı o telaşlı tıkırtıyı duymasa, belki de çekiverecekti iskeleyi. Terlemişti. Saçlarını kulağının arkasına itti ve vapurun arka tarafına doğru ilerledi. Tahta sıralara oturup bacaklarını denize doğru uzatmış yolcular, isteksizce toparlanıp yol verdiler. En arkaya vardığında, içi üşüdü birden. Sırtındaki ter soğumuştu belki de. Montunun kollarını çekiştirerek ellerini örttü. Kollarını demirlere yaslayıp, mavi suları bıçak gibi kesen pervanenin iki yana saçtığı beyaz köpüklere baktı.

Tam o sırada, yalnız olmadığını fark etti. Birkaç adım ötesinde küçük, zayıf bir elin inip kalktığını gördü. Başını kaldırıp baktı. On beş, on altı yaşlarında bir oğlan. Elindeki küçük kesekâğıdından çıkardığı fıstıkların kabuklarını denize ufalayıp keyifle ağzına atıyordu. Denize değil karşıya, ufka bakıyor ve gözlerinden geçen kim bilir hangi hayalle arada bir kendi kendine gülümsüyordu. Kıvırcık saçlarıyla bir meleği andırıyordu. Birden, oğlan da başını çevirdi, onu gördü ve gülümsedi. Bu gülümsemeye karşılık vermek istedi, ama yapamadı, gözlerini kırpmakla yetindi. Öteki, elindeki fıstık torbasını uzattı.

“İster misiniz?”

 Öyle bir içtenlik vardı ki sesinde, hayır diyemedi, elini torbaya sokup birkaç fıstık aldı. Ceketinin sıyrılan kolundan bileğindeki eski bir yara izi göründü. Aynı anda göz göze geldiler. Rahatsız oldu. Gözlerini, denizle gökyüzünün birleştiği yere çevirdi. Şimdi yan yana durmuş, aynı treni bekleyen iki yolcu gibiydiler. Oğlan belli belirsiz mırıldandı:

“Ne kadar güzel bir gün, değil mi?”

, , , , , ,