Yalınayak özgürlük

Yalınayak özgürlük

Laurelin
23 Ocak 2013

Elimde paslı bir kılıç… Sırtımda evsizlerin bile acıyarak bakacağı giysiler… Bacağım, sanırım yıllardır bileğimi kemiren pranganın yokluğunu hissettirmemek için, sızım sızım sızlıyor. Bu kadar da değil. Midem, sağır bir devi bile uykusundan uyandırabilecek türden şarkılar söylemekte. Doğduğum ülkeden çok uzakta, en cesur savaşçıların bile içini ürperten topraklarda yalnızım. Ama kimin umurunda? Yıllar sonra özgürüm!

İçinde bata çıka ilerlediğim bataklık, kuytu köşelerinde neler sakladığını tahmin edemeyeceğiniz şu uçsuz bucaksız orman, kirli, cılız vücudumda kalmış iki yudum kan için tepeme üşüşmüş sivrisinekler… Şu an hepsi sevimli görünüyor gözüme. Hani yalan da değil. Birkaç gece öncesine kadar yaşadığım o ıslak deliğin, o yüzlerce meşale bile yaksanız aydınlanmayacakmış gibi görünen karanlığında, kendine bin bir türlü mahlûktan ordu kurmuş, rutubet kokulu zindandan sonra, cenneti bulmak zor değil.

Kaç gün oldu yollardayım, bilmiyorum. Yani; evet, açım! Bu topraklarda avlanmak, eğer çok iyi bir avcı değilseniz (ki ben değilim) hiç kolay değildir. Neden mi? Ejderhaların gölgesi altında, uzaktan gelen ork davullarının eşliğinde ve ne zaman, nereden çıkacağı belli olmayan goblinlerin, kurt sürülerinin, trollerin korkusuyla bir ömür boyu yaşayan zavallı avlarım, kaçmak konusunda epey deneyimliler de ondan.

Yine de birkaç böğürtlen ve pancar (en azından şeklen benziyorlardı) dışında bir şey yememiş olmama rağmen, bir tay kadar hızlı ilerliyorum. Umut insana neler yaptırmıyor, değil mi? Bir sonraki tepenin ardında medeniyet bulma umuduyla ayaklarım sabırsızlıkla yol alıyor. Ayaklarım… Çimenlerin okşayışını yeniden keşfediyor.

Hava kararmak üzere… Kavak ağaçlarıyla örülü bir kubbenin altında yürüyorum. Rüzgârda kavakların nasıl şarkı söylediğini bilir misiniz? Ah! Yeşil bir ırmak… Ne dinlendiricidir. Uzun zamandır dinlemediğim bir müzik…

Birkaç yüz metre ileride olduğunu tahmin ettiğim bir ışık, göz kırpıyor bana. O tarafa yöneliyorum, ama elbette neyle ya da kimle karşılaşacağımı bilmiyorum. En iyisi önce saklanıp gözetlemek… Ağaçlar ve devasa çalılıklar görüş alanımı daraltsa da, bunun onlar için de geçerli olduğunu bilmek içimi rahatlatıyor. Sessizce yanaşarak, bir kayayı kendime siper ediyorum.

Üç adam görüyorum. Biri benim gibi etrafı gözetlemekte, diğer ikisi yaktıkları ateşin başında yiyip içmekte. Söyledikleri, daha doğrusu söylemeye çalıştıkları peltekçe şarkıdan, zilzurna sarhoş oldukları anlaşılıyor. Zararsız görünüyorlar. Olduğum yerden çıkıp ilerliyorum, ancak ayaktakinin beni fark edip, kısa bir duraksamanın ardından, kılıcını çekerek üstüme koşması fazla zaman almıyor. Şansa bak! Oysa istediğim sadece, kısa süreliğine de olsa yoldaşlıktı.

Yaklaşan ayak sesleri beni huzursuz ediyor. Kimin geldiğini tabii ki biliyorum. Annem, heyecan kokusu alma konusunda kusursuzdur. Sürekli, aksiyonun tam ortasında ardımda belirivermesinin başka bir açıklaması olamaz. Tek kaşı havada, kıstığı gözleriyle beni süzüyor. Oo-o! Bu iyiye işaret değil. Derin ve uzun bir iç çekiş… Off! Durum zannettiğimden de tehlikeli olabilir.

“Çocuğum, kalksana şu bilgisayarın başından. Salona gelip iki insan yüzü görsene… Bak amcanlar da geldi.”

“Yaaa! Tamam, anne ya! Şu görevi bitireyim, geliyorum.” Sıkıysa, ne işim var 100 yaşında insanların arasında, desene.

“Hâlâ görev diyor. Ne yapıyorsun bakayım sen orda?”

“Üff! Anne dur ya! Tam bandit kampına dalmışım, öleceğim şimdi.”

“Bandit ne çocuğum? Kıracağım kafanı şimdi, doğru konuş benimle.”

“…”

“Bak, sana on dakika veriyorum. On dakika sonra hâlâ o bilgisayarın başındaysan, o zaman görüşeceğiz.”

Annem bana, ben monitördeki dünyaya bakıyorum. İki ateşin ortasında kalma durumu, bu olabilir mi? Daha fazla bekleyemem. Kılıcımı çekip, bağıra çağıra üzerime koşan düşmanıma doğru atılıyorum. Rakibim, alkolden zayıflamış reflekslerine rağmen oldukça güçlü. Bense bu genç yaşımda, romatizmaları azmış yaşlı bir adama benziyorum. Gerçi şikâyet edeceğime, zindanın, taşı bile çürüten havasının, beni hayatta bırakmasına dua etmeliyim. Neyse ki, şansım yaver gidiyor. Sarhoş üç adamı devirmek için kılıç ustası olmaya gerek yok.

Uzaklaşan ayak seslerinin ardından, alt ettiğim düşmanlarımın ganimetlerine göz atıyorum. Kurutulmuş etler, bir bıçak, şarap (İşte bu!), birkaç hayvan postu ve kilitli küçük bir sandık. Etrafta anahtar namına hiçbir şey yok. Sandıksa ne kılıç ne kaya darbelerine boyun eğiyor. Elbette bir yolu vardır ama zamanım yok. Sandalyede oturduğum her saniye, beni iki kulenin birleşmesine daha çok yaklaştırıyor. Babam, kaybedilmekte olan savaşın son ânında ortaya çıkarılan joker gibidir. Level’ım karşısına dikilebilecek seviyeden oldukça uzakta olduğuna göre, o birleşmenin olmamasını garantilemek daha zekice.

O zaman bana müsaade. Başka bir evrende görüşmek üzere…

, , , ,