Var mısın, yok musun?

Var mısın, yok musun?

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 11 Şubat 2017

Guido Sgardoli’nin kitabını elime alınca, kapağı bende bir anda yolun şeridini izleyip ufukta kaybolma arzusu uyandırıyor. Var mısın? Yok musun? Neye? Anne babasız, tek başımıza tatile… Eh yani, sorulur mu diyeceğiz ama Franco birazcık tırsıyor. Tırsıyor da, upuzun arkadaşlıkları boyunca yönlendiren hep Gabri olmuş. Gene öyle oluyor.

var-yokAma tabii ben kitabın kapağına bakarken bunları düşünmüyorum. Bulutlar ufukla birleşmiş, yol hafiften sağa kıvrılıyor, çayırlı-ağaçlı bir peyzaj. Tutmayın beni hissine kapılıyorum. Bir kâşif ruhu (ki bayılırım), kulaklarını arkaya doğru kısıp yelesini savurarak koşma arzusu, bilinmedik ülkelerin emsalsiz rayihası birbirine karışmış, esas arzusu uslu uslu evinde oturmak olan bir çocuğu baştan çıkarıyor.

Bunların hepsini bir yana bıraksak bile, evden kaçmak elbette bir aralar herkesin aklını çelmiştir. Çok da güzeldir yani, o kadar kısa sürmese… Kısa sürdüğü gibi, sonu da tatsız olabiliyor, ama o çıkış ve gidişin (tam çıkarken yakalanmazsanız) keyfi de hiçbir şeyde yok. Ben de bir keresinde anneme küsüp evden kaçmıştım. Ayvansaray’a, babamın büyük halasının kızı Suat halamın (arada bir yerde bir üveylik vardı galiba) evine gitmiştim. Kimsenin beni bulamayacağından emindim. Hakikaten akşam arayan olmadı. Sabah kalktım, içeri girdim ki, babam misafir odasında oturmuş, sabah kahvesini içiyor. “Nasılsın bakalım?” dedi bana. Polisiye gibiydi, izimi sürmüş sanki. Sonradan gece vakti telefonların faaliyete geçtiğini anladım.

Ama ben zaten kaçak yolcu hikâyelerini çok severdim. Gizlice gemiye binersin, ambarda saklanırsın, Yeni Dünya’ya yol alırsın. Bay Smith gibi. Kıymetli çocukluk kitaplarımdan biriydi: Bay Smith Amerika Yolları’nda. Kapaktaki illüstrasyonda Bay Smith’in simit gibi susamlı, yuvarlak bir bedeni vardı diye hatırlıyorum. Uyduruyor da olabilirim, çünkü o kitabı kendim okumadım, annem bana okudu. Tavşanım Jano da, havuçlarını gizli gizli yolup yerken bahçıvan Matyö Baba’ya yakalanınca, öte-berisini puantiye bohçasına koyar, sırtına vurup yola koyulurdu.

Ama İki Çocuğun Devriâlemi”ni saymazsak, benim asıl sevdiklerim Alfred Müller ile Friedrich Schüller’di. Bir Çalgıcının Seyahati’nin kahramanları. Bunu da önce annem okumuştu sanıyorum. Ama sonra ben de okumuştum. Çok komik bulmuştum. Her okuyuşumda da öyle buldum. Ne yazık ki sonra kitabım kayboldu, yoksa bugün de gülerdim belki. Şimdi bakıyorum da, farklı yaşlardaki pek çok insanın en çok okuduğu, en çok güldüğü kitapmış. (“Meğersem babaannemin bile bildiği bir kitapmış,” diyor bir genç okur, hayretler içinde. İşte kuşaklararası anlaşmanın gerçek örneği). Kemal Tahir’in elden geçirdiği, uyarladığı bir baskısı da varmış ama ben onu göremedim. Benim okuduğum, “Almanca’dan çeviren Mehmet Tevfik” yazılı olandı. Yollara düşen Alfred ile Friedrich’in başına gelenleri okumayı, Huckleberry Finn ve Tom Sawyer’ın yolculuğundan bile çok severdim.

Yakın geçmişte ise beni çok etkileyen bir kitap okudum. Wolfgang Herrndorf’ün imzasını taşıyordu. İki çocuk, biri mutsuz Mike, biri de Rus göçmen ailenin bazen içki kokan oğlu Tschick. Mike karşı çıkmaya çalışsa bile, sıradışı oluşları ve Tschick’in azmi onları bir araya getirmişti. Sonunda, Mike’ın babası ile sözde sekreteri onu evde bırakıp seyahate çıkınca, Tschick’in tavsiyesine uyup eski bir Lada ile yola koyuldular. Kitabın İngilizce adı da buradan geliyor: Why We Took the Car (Arabayı Niye Aldık?) ON8’den Yokuş Aşağı adıyla çıkmıştı. Çok ilginç karakterleri vardı. Herrndorf’un kült kitabı, yönetmen Fatih Akın tarafından sinemaya da uyarlanmıştı. “Var mısın? Yok musun?”u görünce aslında ilk onu hatırladım. Oysa iki kitabın kahramanları, birbirine hiç benzemiyor. Mike ile Tschick’in taban tabana zıt oluşuna karşın, Gabri ile Franco birbirinin en iyi arkadaşı. Buna karşın, Franco gitmeye karar verdiğinde bile her an geri adım atacak gibi:

“Neyse işte, karar verildi. Önümüzdeki hafta sonu gidiyoruz. Annem ve babam cumartesi günü bizi İgea’ya götürüyor ve biraz parayla, üst üste koyulduğunda boyu boyumu geçen çok sayıda nasihatle bırakıp, pazar günü şehre dönüyorlar. Gabri ve ben, ben ve Gabri yalnız kalıyoruz. Biz. Var mısın, yok musun’a Varım demeye karar verdim. Bir sonraki cumartesi günü geri gelip bizi alacaklar. O aradaki sürede başımıza neler gelecek bilemiyorum.”

Oysa daha sonra, daha da zor bir karar vermek zorunda kalacaktır. İsmi bile korkutucu Şeytan Köprüsü’ne geldiklerinde, birlikte başladıkları yolculuğu birlikte tamamlayıp tamamlamayacaklarına karar vermesi gerekir. Bir eşik bu, eşiği aşacaklar mı? Köprüyü geçecekler mi? Franco, Gabri’ye bakar. “Karşımdaki sırtımı yasladığım, tüm tehlikesine karşın bana elini uzatıp beni sakinleştiren, seni burada bırakmam, diyen çocuktu ve ben de onu burada bırakamayacağımı düşündüm.”

“İyi. Şu Allah’ın cezası köprüyü geçelim bakalım,” diyorum.

Ben de diyorum ki, bulutlara değen ufuklar ne kadar cazip olursa olsun, kaçıp yolculuğa çıkanların en büyük sınavı arkadaşlık, en büyük kazancı da ne olursa olsun o arkadaşlığın sapasağlam yerinde durmasıdır. Öyleyse yaşasın Alfred ile Friedrich, Tom ile Huck, Mick ile Tschick ve yaşasın Franco ile Gabri! Dostluklarına bir adım attırıp yeni bir yaşa girmişler, yeni koşullara uyum sağlamışlar ve birbirlerine sırtlarını yaslamışlar. Bir yaşta kaçmak keyiflidir ama, yanında sapasağlam duracak bir arkadaşın varsa daha da keyifli olur.

, , , , , , ,