Üzüm çanlarını sever misiniz?

Desen: Alma-Tadema Sir Lawrence

Üzüm çanlarını sever misiniz?

ECE İREM DİNÇ
Düş Kazanı - 22 Aralık 2016

Hatıraların bizde kaldığına şükür!
Onlar ki bizimle uyur, bizimle yürür…
Ümit Yaşar Oğuzcan

Her şey ama her şey, sonsuzlukta kaydedilir.

Her düşünce, her duygu, her söz, her hikâye… Bu âlem, serseri bir aynadır insana. Sen unutsan, o unutmaz. Adına “hafıza” denilen şey, zamanın çarmıhıdır aslında. Gelecek, halkların kalbine; geçmiş, dünya insanının hikâyesine mihman eyler ve böyle böyle işler düzen. Küme-i Arz’dır adı. Yerküre… Çünkü döner dolaşır yine aynı sözlerle, benzer yüzlerle rastlaşırsın ömrünce. İster insanoğlu ol, ister kalemoğlu… İster insan, ister bir masal… Hep aynı çemberin etrafında gezer durursun işte. Senden evvel söylenmiş hiçbir söz, senden eski değil. Senden evvel yaşanmış olan her şey, senden sonra da yaşanacak olandan ibaret. Hiçbir şey yeni değil, her şey birbirinin eşi.

Mitoloji bize, bizden evveli anlatan bir lisan… “Ey, her şey ile çift ve benzerlikte tek olan; haydi, içeri gel!” diyor. “Diyeceklerimin hiçbiri uzak olmamalı sana. Aradaki yüzyıllar bulandırmasın aklını. Bırak! An, dediğin; bir göz kırpmasından ibaret. Zaman, bir can yanılgısı. O ki zannettiğin gibi öyle tek bir yönde akıp gitmez. Geçmiş ve gelecek… Hepsi de aynı zamanda, aynı yerde mevcut. Gör! Bil! Bu yüzden şaşma ötekiyle olan aynılığına. Yüzyıl evvel olanla bugün yaşanmış olanın kol kola duruşuna. Sonsuzlukta, her şey ama her şey birbirini tekrar eder. Hatırla! Söylenmiş bütün hikâyeler de böyledir ya; arada bir cümle kılı mesafe… Aşıp, geçmen saliselerle ölçülebilir ancak. Adımların, bir kıta boyu kadar devleşir o an ve elifi elifine dünde buluverirsin kendini. Sen aldırma hiç zamaneye. Sen, hikâyelerle uyuş! Gel, bir can kulak ver bana. İşiteceklerin hiç de yabancı olmamalı sana…”

Sylvia… Kimsenin bilmediği bir nedenle, günün birinde okunu aşk tanrısı Eros’a yöneltir ve Aminta, kendini tanrıya siper ederek okun Eros’a isabet etmesini engeller. Aminta, bir çobandır. Sylvia ise bir avcı… Genç çoban, genç kadının okuyla yaralanır ve okun sahibi, oracıkta âşık olur kurbanına. Aminta’nın yaralı bedeni bir köye taşınır. Köylüler onun iyileşmesi için gece gündüz büyülü danslar ederler etrafında. Ne var ki, bir türlü uyanmaz çoban. Bu arada Sylvia ise, sevdiğine kavuşmak için aflar diler tanrılarından. Biri bağışlasa, diğeri bağışlamaz. Kavuşma, bir türlü olmaz… Sonra, Eros dayanamaz kendini yaralamak isteyen bu kadının kalp ağrısına. Tanrıça Diana’nın gözlerine bir hayal perdesi çekiverir, türlü oyunlarla. Kendisi de bir çoban olan Tanrıça, genç sevgilisini anımsar. Aşk yüzünden onda tecelli eden her acı, onu dünyaya ve insanlara bağlayan bir zinciri daha koparıp atmıştır aslında. Yine de kıyamaz bu genç kadının sevdasına ve bu iki genci himayesi altına alarak, onları birbiriyle buluşturur. Aminta, uyanır. Ve genç sevgililer, hikâyeler okyanusunda birer yosun tanesi olup, üzerlerinden akıp giden zaman suyunun dalgalarına aldırış etmeksizin büyüyerek, nice kalp balığına kucak açarlar.

Şimdi söyleyin, zamanın kapısı açık ve bu tükenmez hikâye cephaneliğinde hangimiz kendimize göre böylesi bir aşk yaşamadık ki? Hangimiz kavuşmak ümidiyle göğe sıra sıra dilekler, dualar, hayaller ve ümitler uçurmadık? Hangimiz canımızdan öte bildiğimiz biri uğruna, haksız oklarla vurulup yaralanmadık?

Mitoloji, bir üzüm çanı misali. Yan yana, birbirine tutunmuş hikâyeler bütünü. Tek bir sapla uzuyor, sonra kıvrılıp dolanıyor dalına. Bir eski zaman zarafetiyle hem. Söylenmiş bütün hikâyelerin özü insan. Hep aynı insan. Hep aynı sen, hep aynı ben. Zaman rüzgârının dalgasıyla hafifçe yükseliveriyor bazen çanın sesi. Çın, çın bağırıyor geçmiş günlerin şarkısını. Zamansa, öyle bir rüzgâr ki, hikâyelerin rüzgârından dalgalanıyor. Dalgasını, masallarla doğuruyor.

Dilerim, gününüz güzel geçsin,

Hani, şairin* deyişiye; Güneyi tadan bir kuşun sevinci içinde…

*Edip Cansever

, , , , , ,