Tilki tilki saatin kaç?

Tilki tilki saatin kaç?

Laurelin
30 Ocak 2013

Gecenin bir yarısı… Güneşin doğmasına saatler var. Aralık bıraktığım pencereden içeri yağmur sesi ve toprak kokusu giriyor. Başka bir gün olsa tüm bunlardan çok zevk alabilirdim, ama yarım kalmış rüyamın stresiyle boğulmuş haldeyim. Hep böyle olur değil mi; en güzel rüyalar hep yarım kalır. Hani düşününce; şöyle hevesimi kursağımda bırakmamış tek bir rüya bile hatırlamıyorum. Sinir bozucu… Hele benim gibi, hikâyeleri fazlasıyla seviyorsanız…

Bir süre, camı tıklatan yağmurun, normalde bana ninni gibi gelen sesini dinledim ama nafile, bu keyifsiz uyanışın üstüne tekrar uykuya dalmam imkânsız. Bol sütlü bir kahve ve yeni başladığım kitap keyfimi yerine getirir belki. Kolumun altında Katilin Gözyaşları, karanlık koridordan mutfağa doğru sessizce süzülüyorum, benimkiler mışıl mışıl uyuyor, öyle de kalsalar iyi olur. Zira şu an uykunun gerekliliğiyle başlayıp, “Hadi git yat!” ısrarlarıyla sona eren bir monoloğa hazır değilim.

Işıkları açmadan, mutfak penceresinin önündeki masaya oturuyorum. Masaya ay ışığı düşüyor, kitabın kapağındaki bıçak ay ışığında daha da ürkütücü görünüyor. Rüyamı hatırlamaya çalışıyorum ama dışarıdaki manzaranın büyüsü dikkatimi dağıtıyor. Karanlığı severim. Hava karardığında, birçok şey gölgelere çekildiğinde, hayal gücünüze daha çok iş düşer. Geceleri her şey daha gerçeküstüdür. Pencereye başımı dayayıp, parıldayan ıslak yapraklara, sokak lambasının çevresinde uçuşan yarasalara ve su birikintilerinde oluşan dalgalara bakıyorum. Uzaklardan bir baykuş sesi geliyor.

Floppy’nin havlamaları baykuşun sesini bastırınca pencereden ona bakıyorum. Geceleri sık sık bir şeylere havlar, ama bu kez hiç olmadığı kadar yaygarayı koparmış durumda. İpini koparmaya çalışırcasına zıpladığı yönde, ağaçların altında hareket eden küçük bir gölge takılıyor gözüme. Kedilere alışkındır aslında, havladığına göre başka bir şey olmalı. Bir gelincik ya da sansar olamayacak kadar büyük. Acaba ne? Birden kızıl bir baş çıkıyor gölgelerden. Bu bir tilki! Hem de burada, hayret edilecek şey. Belgesellerde ya da hayvanat bahçesinde gördüğüm tilkilere hiç benzemiyor. Bundan daha güzel bir tilki var mıdır, onu da bilmiyorum. Pencereden otuz, kırk metre uzaklıkta ama kocaman, ürkek gözleriyle doğrudan gözlerimin içine baktığına eminim.

Hiç düşünmeden kapıyı çarpıp dışarı fırlıyorum. Tilki kesinlikle beni bekliyor, ben yaklaşana kadar yerinden kıpırdamadığı gibi, gözlerini de benden ayırmıyor. Yaklaştığımdaysa koşmaya başlıyor, ben de ardı sıra ağaçların arasına dalıyorum. Floppy’nin ağlamaklı sesi geride kalıyor. Küçük, kızıl canavar ara sıra geri dönüp, gelip gelmediğimi kontrol ediyor. Dönmem mümkün mü? Dalgalanan kızıl tüyleri beni hipnozunun etkisine çoktan almış bile… Dönmeyi, tilkinin tehlikeli olabileceğini aklımın ucundan bile geçirmiyorum. Gideceği yere onunla birlikte gitmem gerektiğini biliyorum.

Ne kadar koştuk emin değilim. Çok uzun bir süre olmalı. Bacaklarım acıyor, nefes aldıkça ciğerlerim yanıyor, ama tilkinin duracağı yok. Ağaçlar gittikçe seyrekleşiyor ve kendimi çorak bir arazinin ortasında buluyorum. Bu yolculuğun sonsuza kadar süreceğini düşünürken, tilki yavaşlıyor, sekerek, zıplayarak, hatta tıpkı dans eder gibi komik bir şekilde yürümeye devam ediyor. İleride tahta bir baraka var. Barakanın ardındaysa sadece gökyüzü… Pencerelerdeki titrek ışık tüylerimi ürpertiyor. Tilki duruyor, ben de duruyorum. İçimde tuhaf bir his; tehlike sinyalleri alıyorum ama tehlikeyi doğrulayan herhangi bir belirti yok. Yıkık dökük yapıya yaklaşmamasını fısıldıyorum ama beni dinlemiyor. Birden kapı aralanıyor, içerideki titrek ışık tilkinin üzerine vuruyor. Ve kocaman, kirli bir el hayvancağızı bir oyuncakmış gibi kolay bir hamleyle içeri çekiveriyor. İlk kez o an korkuyorum ve ilk kez aklıma geliyor; ben neredeyim? Buraya nasıl geldim? Evim hangi yönde? Tilki beni buraya neden getirdi? İçerideki her kimse, acaba beni gördü mü?

Karanlıkta, hareketsiz, o kocaman elin sahibinden gelecek herhangi bir şey bekliyorum, ama ne üzerimden ıslık çalarak geçen rüzgârın sesinden başka bir ses, ne de uçuşan yapraklardan başka bir hareket var. En sonunda merakıma yenilip sessizce pencereye yaklaşıyorum. İçerinin harabeliği, barakanın dışının döküntülüğüne rağmen tahmin edilemeyecek cinsten… Parçalanmış eşyalar sağa sola dağılmış, yer toz toprak içinde. Şöminede kaynayan tencerenin ve ortadaki yemek masasının görüntüsü odayla feci bir tezatlık içinde, hatta korkutucu. Yerde şarap mı, kan mı olduğunu anlamadığım kırmızı bir göl… Odanın kasveti içimi boğuyor.

Ama beni asıl şok eden, masanın yanında dikilmiş, bomboş gözlerle odanın diğer köşesine bakmakta olan çocuk…  En fazla dokuz yaşında… Odadaki bir eşya kadar hareketsiz. Karanlıktan bir adam çıkıyor. Yüzünde bezgin, ağlamaklı, ürkütücü cüssesine hiç uymayan bir ifade… Beni korkutuyor mu, yoksa ona acıyor muyum emin değilim. Tilkidense eser yok. Sanki hiç var olmamış gibi… Adam birden beni fark ediyor. Elindeki bıçağı o an görüyorum ve kendimden çok içerideki çocuk için endişeleniyorum. Adamın cüssesi pencereyi kaplıyor, ardından oda kararıyor.

Gözlerimi kapı ve pencereden ayırmadan gerilerken ayağım bir yükseltiye takılıyor, tökezliyorum. Bir tümsek… Ve bir tane daha… İnsan boyutlarında iki tümsek… Başlarına çakılmış tahta parçalarında isim yok.

Küçük çocuk yüzünde aynı duygusuz ifadeyle pencerede beliriyor. Bana değil de mezarlara bakıyor sanki. Neler döndüğü anlamak güç. İçimdeki korku büyüyor.

Kaçmak, uzaklaşmak ve çocuğu da beraberimde götürmek istiyorum. Çünkü biliyorum; orada güvende değil. İstemsiz olarak ayaklarım beni kapıya götürüyor. Ne akla hizmet ya da hangi cesaretle bilmiyorum; kapıyı iteliyorum. İçerideki karanlıkta bir parıltı… Bıçağın parıltısı… Kalbimin gümbürtüsü kulaklarımda yankılanıyor.

Tutulmuş boynuma isyan ederek kafamı kitabın üstünden kaldırırken, kapaktaki bıçak yeniden parıldıyor. Yarıda kalmış bir rüyayla daha karşı karşıyayım, ama neyse ki hikâyenin devamı henüz okumadığım sayfalarda saklı.

Görsel: Deviantart
, , , ,