Sürprizli Gece

Sürprizli Gece

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 11 Nisan 2017

Sürpriz doğum günü fikri kimden çıktı, bilmiyorum. O güne kadar sadece filmlerde görmüştüm. Hani şu, doğum gününde unutulmuş, yalnız ve mutsuz hisseden kahramanı kolundan tutup zorla bir yere götüren bir arkadaş ortaya çıkar da, o gittikleri yerde ışığı yaktıkları anda, içerde pek çok insan ellerindeki kadehi havaya kaldırıp hep birden, “Mutlu Yıllar!” diye bağırır ya, işte öyle bir şey. Kahramanımız da o anda aslında bu dünyada sandığı kadar yalnız olmadığını anlar ve gözleri yaşlarla dolar.

Benimkisi öyle olmadı. Aralık ayında doğan herkes gibi doğum günlerimin yılbaşı hengâmesine kurban gidip unutulmasına alışıktım. Aslında buna pek takıldığım da yoktu. Doğum günlerini kutlayan bir ailede yetişmedim. Ayrıca, bu tür özel günler her zaman biraz zorlama gelmiştir bana. Ama ne yalan söyleyeyim, ortada bir şeyler döndüğünü hisseder gibi oldum.

En son, üniversite kızlar grubu olarak toplandığımızda, Burcu ve Çiğdem bir kenara çekilip aralarında fısır fısır bir şeyler konuşmuş, konuşurken de arada bir bana kaçamak bakışlar atmışlardı. Üstelik, birkaç hafta önce de Çiğdem’le o upuzun telefon konuşmalarımızdan birini yaparken, güya çaktırmadan ağzımdan laf almaya çalışmıştı.

“Sahi, sen sevmezsin böyle şeyleri ama doğum günün kaçındaydı?” gibi bir şeyler.

“Geç bunları,” demiştim. “Yirmi beş yaşına giriyoruz, çocuk gibi doğum günü kutlayacak halimiz yok ya.”

“İyi ya, asıl bunu kutlamak gerek.  Yirmi beş yaş, çeyrek yüzyıl eder kızım,” dedi ve ardından her zamanki tiz kahkahalarından birini patlattı; ahizeyi kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım.

Beni götürdükleri, eskiden depo veya hangar olduğu belli olan o yer, özellikle böyle sürprizler için mi tasarlanmıştı, bilmiyorum. Dediklerine göre, arada televizyon dizilerine set olarak da kiralanıyormuş. Hatta, amatör bir tiyatro topluluğu her hafta sonu interaktif bir oyun sergiliyormuş, Burcu öyle söyledi. Tabii bütün bunları sonradan konuştuk. O sürprizli gece bittikten çok sonra.

Neyse işte, biz tıpkı o filmlerdeki gibi, Burcu, Çiğdem, ben buluştuk. Israrla, seni önce bir konsere oradan da yemeğe götüreceğiz, diyorlardı. Arabayla epey bir yol gittik. Şehrin kenar mahallelerinden birine geldik. Böyle bir yerde bizi nasıl bir şeyin beklediğini merak ederken, bu söylediğim depo benzeri yerin önünde durduk. Gerçekten de üstü oluklu çatıyla örtülmüş, dört duvar bir yer.

Burcu arabayı park ederken, baktım ortalıkta in cin top oynuyor. Hava da çoktan kararmış. Biraz tedirgin oldum.

“Doğru yere geldiğimizden emin misin?” diye sordum Çiğdem’e.

“Gel gel,” dedi muzipçe.

İşte o zaman bir numara çevirdiklerini anladım. Birbirlerine bakıp gülüştüler çünkü.

Biz arabadan indiğimiz anda yağmur başladı. Telaşla, yüksek topuklu ayakkabılarımız çakılların içine gire çıka kapıya yürüdük. Açıp içeri girdik. Yok, karanlık filan değildi, bu yüzden ışığı açmamız da gerekmedi. Filmlerle en büyük benzerlik bütün davetlilerin ellerinde birer kadeh, hep bir ağızdan, iyi ki doğdun, şarkısını söylemeleri oldu. E tabii, ben de beklenildiği üzere biraz şaşkınlık, sevinç ve ardından hüzünlenme gösterisi yaptım. Herkese tek tek sarılmaya başladım. Çoğu üniversiteden arkadaşlar, bazıları işyerinden, bazılarını hiç tanımıyorum, ama öyle bir ortam var ki, herkesi minnetle kucaklamak durumundayım. Bazıları ellerinde torbalarla gelmiş, hediyeleri alıp yeniden kucaklamak zorunda olduklarım da cabası.

İşte böyle, metrelerce  kabloyla tavandan sarkıtılmış spotların altında, ortalıkta dolaşan bir sevgi pıtırcığı halindeyken onunla burun buruna geldik. Çağırdıklarından haberim yoktu. Olsaydı da, çağırmayın derdim zaten. Eski aşklarla sonradan arkadaş kalınabileceğine inanan tiplerden değilim. En azından ben kendi hayatımda hiç başaramadım bunu. Hal böyleyken, Cem’i çağırmaları çok tuhaf geldi bana. Ne de olsa, sonu çok üzücü biten bir aşktı. Uzun ve hüzünlü bir ilişki.

Öpüştük. Neşeli ve aldırmaz görünmeye çalıştım. “O, bak sen, kimler de burdaymış?”

Başını hafif yana yatırdı. Allah’ım yine o eğik gülüş, o kısık bakışlar. Bir insan hiç mi değişmez?

“Gelmese miydim yani?” dedi, hafif içerlemiş.

“Yok canım,” dedim, “sevindim seni gördüğüme.”

Sarıldı. Biraz fazla mı kendine çekti, eli sırtımda fazla mı dolaştı, yoksa bana mı öyle geldi, bilmem.

“İyi misin?” dedi.

Ne soru ama! Dört yıldan fazladır görmemişiz birbirimizi, üstelik de kavga dövüş ayrılmışız, şimdi karşılıklı durmuş birbirimizin sağlık ve afiyetinden ya da havadan sudan mı bahsedeceğiz?

“İdare eder,” dedim. Ama sen nasılsın, diye de sormadım.

Elindekini uzattı. Yeşil parlak kâğıda sarılı küçük bir şey. Acemice paketlenmiş, her tarafında seloteypler filan. Açtım, bir çakmak. Metal bir Zippo. Üstünde siyah bir maça ası deseni var.

“Hatırladın mı bunu?”

Yıllar önce doğum gününde ona aldığım çakmaktı.

“Sigarayı bıraktım,” dedim. “Çok oldu. Yine de teşekkür ederim.”

Cebinden bir paket çıkardı, elimdeki çakmağı alıp sigarasını yaktı, sonra geri uzattı.

“İyi olmuş,” dedi. “Ben de bırakmaya çalışıyorum. Bir ara buluşup kahve içelim, nasıl bıraktığını bana da anlat.”

Kalbim hop etti. O anda, geçmişte olanları unutup yeni bir başlangıç yapmayı bile düşündüm.

Sonra ekledi: “Hem, seni Sibel’le de tanıştırmak isterim. Nişanlım. Öyle çok ortak noktanız var ki…”

Sözlerini tamamlamasına izin vermedim. Elini tuttum. Bir an ne yapacağım diye şaşkınlıkla yüzüme baktı. Avucunu açıp çakmağı içine bıraktım, parmaklarını kapatıp iyice sıktım.

“Bu sende kalsın daha iyi,” dedim. “Benim artık bir çakmağa ihtiyacım yok.”

, , , , , ,