Sorular ve eşiğinde beklediğimiz kapı

Sorular ve eşiğinde beklediğimiz kapı

Kerem Görkem
03 Temmuz 2014

Ne, nerede, ne zaman, nasıl, neden ve kim: 5N1K.

Mutlak’a ulaşmanın olanaksızlığını savunan felsefi görüş: Şüphecilik ya da septisizm ya da skeptisizm ya da kuşkuculuk.

Doğru ve yanlışların aynı odaya hapsedilip çarpışması durumu: Sorgulamak (ekşisözlük’ten alıntı).

Dilsel bir kalıp, felsefe ve sıradan bir fiil; bana göre hepsi tek bir kapıya çıkıyor. Nitekim, eşiğin ardının kestirilemeyeceği bir kapı bu –renkli, ahşap işlemelilerden de değil, bilhassa kahverengi ya da siyah, çelik gibi olanlardan. Anahtarı yuvasına sokup kilidi açmanın başlı başlına mesele olduğu, yalnızca bazılarının açmayı kotarabileceği kapılardan.

Bugün, Türkiye halkları olarak o kapının eşiğinde bekliyoruz. Yalnız siyasi bir mesele değil bu. Fikrin nefes aldığı her yerde karşımıza çıkan bir turnusol kağıdı, bir duruş, bir tavır; hatta “birey” olmanın kaçınılmaz bir koşulu bana göre. Herhangi bir konuda kendimizi bir “parça” ya da bir “bütün” atfediyorsak, üzerimizde bir sorumluluk görüyoruz. O konunun gelecekteki ahvaline ilişkin kaygılarımız varsa, sormak-sorgulamak-kuşku duymak durumundayız.

Nurullah Ataç, Günce’sinde devrim üzerine şunları söylüyor: “Devrimci miyiz? Gerçekten devrimci miyiz? Kapatacağız geçmişi… Bize bugün devrim softaları, yobaz devrimciler gerekir; devrime karşı en küçük aykırılığı suç sayacak, devrim ilkeleri üzerinde pazarlığa, en küçük pazarlığa girişmeyecek kişiler.” (s. 146-7)

Enis Batur ise Son Modernler’de Ataç hayranı kimliğiyle bu alıntıyı tekrarlayarak üzerine bir alıntı daha ekliyor: “Peki ya Ataç, o devrimci midir? Yanıtı kendisi getiriyor: ‘Ben onlardan (devrimcilerden) olmak isterdim. Ne yapayım ki yaradılışımda bir inançsızlık, bir şüphecilik vardır.’ Ataç’ın istediği devrim, kendi deyimiyle ‘akımların dilediği toplumsal devrim’ değil, ‘bireyi kendi dileklerine, kendi eğilimlerine göre yaşamaya bırakacak, kamuoyunu sıkısından, baskısından kurtaracak, çoğunluğa karşı azınlığı da, bir başına kalmış kişiyi de koruyacak bir devrimdir’dir.” (s. 403-404)

Tam da bu noktada, bireysel devrim fikri üzerine sorular sormak gerekiyor. Şayet Ataç haklıysa, yani devrim toplumsal değil bireysel olup, biricikliğini milyonlara bölmeye yetecekse, ilk alıntıda bahsettiği ve gerekli gördüğü “yobaz devrimciler”, devrimin önünde esaslı birer engel değiller midir?

Bu bir çıkmaz, tıpkı o kapı gibi, ardının muallak olduğu ve kesinkes bir cevabın bulunamadığı bir problem. Devrimi felsefeye yormalı bu noktada, nasıl ki felsefe bilimi cevaplar yerine sorularla varlığını kazanmış ve devamını sağlamışsa, devrim de öyle. Toplumsal ya da bireysel, eğer bir devrimden bahsediyorsak, orada sorular sormak durumundayız. Usanmadan, herkesten önce muktediri darlayacak çetin sorularla yeni soruların yolunu bulmasına olanak sağlamalıyız.

Devrim bahsi evrensel bir sorun, o kapı henüz ufkumuzda değil. Şimdi, az evvel bahsettiğim, Türkiye halkları olarak eşiğinde beklediğimiz kapıya, o kapıyı açmaya hevesli anahtarlara kilitlenmek vakti. Doğru anahtarı bulmak mesele. Sonrasında ise kilidi açacak kudreti duymak asıl mevzu. Bu, asil kanla ilgili bir mevzu değil.

Diğer anahtarlara galebe çalanı sorular, şüphe ve sorguyla ortaya çıkarmak durumundayız.

 

, , , , , , , ,