Şiirin rüzgârıyla

Şiirin rüzgârıyla

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 27 Mayıs 2017

Ölüm yıldönümlerinde insanları anmak istemem pek. Elbette anmak, anmamaktan iyidir ama doğum günleri ne güne duruyor? Ne var ki, Edip Cansever’i aramızdan ayrılışının 31’nci yılında anmak nedense beni rahatsız etmedi bu sefer. “Var mıydık? / Belki, biraz…” (Deniz Yosunu) diyen şairi… Arkadaşlarına, okurlarına, hatta herhangi bir masa hakkında kelâm etmek isteyenlere, bir şiirinin adıyla mutlu bir dayanışma rüzgârı armağan etmişti: “Masa da masaymış ha”.

Belki de esas istediğim, ona unutulmadığını söylemektir. “Unutulmak” şiirine karşı: “Unutulmuş gibiyim ben. / Ve insan bir  bakıma unutulmuş gibidir. / Bilmem ki nasıl anlatmalı? / Yalnız bile değilim.”

“Gülmek” şiiri için ona teşekkür etmek istemiş de olabilirim. Otuz bir yıl önceden bugünü gördüğü için:

“Gülemiyorsun ya gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi”

Türkiye bu hale ne kadar benziyor!

Bir arkadaşım, yeni bir Gezi yıldönümü yaklaşırken sosyal medyayı ve duvarları kaplayan şiirlerden söz etti. “Şiir Sokakta” hareketinin bir parçası belki de. “Defteri Kapat Şiir Sokakta!” Duvarları bazen sevdikleri şairlerin şiirleri, çoğunlukla kendi şiirleriyle bezemişler. Aşk şiirleri de var ki, Edip Cansever o konuda da başı çekebilir. Sıklıkla Cemal Süreya, ama aynı zamanda Özdemir Asaf, Turgut Uyar da sokaktaki şiirin unutulmaz adlarından. Ya da Metin Altıok: “Yaşamak görevdir yangın yerinde / Yaşamak insan kalarak.” Bazen de bir dizecik: “BİZ YENİ BİR HAYATIN ACEMİLERİYİZ” Sosyal medya demişken, Facebook’un bana en büyük hediyesi, Şükrü Erbaş üstadımızdır.

Genç şairlerin yeni dizeleri duvarlara, sokaklara ve bize hayat veriyor, cesaret veriyor. Ustaların her tadışta daha da lezzetlenen aşları da onlar tarafından önümüze sürülüyor. Ne mutlu kuşağımıza ki, o şiirleri çocukken okuyabildik. Ben, Garip akımıyla yaşıt sayarım kendimi. O üç şair, hele Orhan Veli (Kanık) kardeşim, arkadaşım gibidir. Daha ileri yıllarda, Oktay Rifat’ın (Horozcu) değerini ancak takdir edebilmişimdir. Melih Cevdet’e gelince, onunla karşılıklı oturup şiirlerini okuma onuruna erişmiştim. Cahit Sıtkı (Tarancı) ile Ziya Osman (Saba) da genç ruhuma yakın şairlerdi. Hele Saba… Bugün de dilini en iyi kullanan şair ve yazarlardan biri olduğunu düşünürüm. Yılmaz Erdoğan’ın filmiyle yeniden can kazanan, vakitsiz ölmüş Zonguldaklı iki çocuk, Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu sevdiğim, çok sevilmiyorlar ve İstanbul’da değiller diye üzüldüğüm şairlerdi.

Sonra aruzun en büyük ustalarından Yahya Kemal Beyatlı elbette. Şiirden ziyade manzume yazabilen bir çocuk olarak, kafiye ve ölçü merakım orta birinci sınıfta, aruz veznini aşkla okumama yol açmıştı. Sınıfımızda iki kişiye (biri bendim) aruz veznini o yaşta bihakkın öğretmiş olan hocamız Halis Bey’in hakkını ödeyemem. Kendisi bir Beyatlı fanatiği, şairin çevresinden bir has edebiyatçıydı. Ama dedim ya, benim serbest vezne de zerrece itirazım yoktu, çünkü ben Garip hareketiyle birlikte doğup büyümüş  bir çocuktum.

Şiir dolu çocukluğumun Türkiye dışından şairleri de vardı gerçi. Orhan Veli’nin, Varlık’tan çıkan, Sabahattin Eyüboğlu ile başladığı, sonra sorumluluğunu tek başına üstlendiği “Fransız Şiiri Antolojisi”ndekiler gibi. O kadar sevmiştim ki, tek başıma eskitmişimdir o kitabı. Charles Cross’un, “Kudursun bazı adamlar ciddi mi ciddi… / Ve gülsün diye çocuklar küçük mü küçük,” niyetine yazdığı (o kadar da küçük değildim) “Çirozname”sine orada âşık oldum. Sonraki yıllarda, sayısız tekrar okumalarda da, Jules Laforgue’nin “Cigara”sına:

“Evet, bu dünya tatsız, ya öteki? Palavra!
Boyun eğmişim kadere yaşayarak bedbin.
Ölüm gelinceye dek vakit öldürmek için
İçerim tanrıların huzurunda cigara!”

Baudelaire’in “Balkon”unu da severim (“Hatıralar annesi, sevgililer sultanı”) ama adını bilsem de şiirini orada tanıdığım Arthur Rimbaud’nun “Sarhoş Gemi”si başkadır:

“Ölü sularından iniyordum nehirlerin
Baktım yedekçilerim iplerimi bırakmış;
Cırlak Kızılderililer, nişan atmak için
Hepsini soyup alaca direklere çakmış.”

Sarhoş gemiye ne tayfalardan, umurunda değildir zaten. Sular onu alıp can attığı yere götürür. Daima rüzgâra kapılarak, her şeyi geride bırakıp uzaklara, çok uzaklara gitme hayalleri kurmuş biri için, harikulade bir şiirdi.

Çocukluğumun değilse de gençliğimin en kıymetli şairlerinden biri de, Blaise Cendrars’dır, daha doğrusu Cendrars’ın Transsyberien’i: Sait Maden’in çevirisiyle, “Sibirya Ekspresi ve Fransalı Küçük Jeanne için Düzyazı’dan”.

“Kalktığını görüyordum bütün son trenlerin bütün garlarda
Artık kimse yola çıkamıyordu çünkü bilet verilmiyordu kimseye
Giden askerlerse hep kalmak isterdi…”

Çocukluk şairleri dedim ama, gençliğimden kalma İngilizce dersi şairlerim de vardır. Mecburen okunanlar ve severek okunanlar diye ikiye ayrılırlar. Yıllarla birlikte yer değiştirdikleri görülmüştür. Unutamadığım bir şiir, William Blake’in “The Tiger / Kaplan”ıdır. Birkaç yıl önce küçük kuzusuna methiye düzen çocuğun nasıl olup da umutsuzluk denizlerinde boğulduğuna şaşar kalırdım.

Gene de belki en iyisi, şiir sevgisini duvarlarda paylaşmak. Gerçi defteri büsbütün bırakma yanlısı değilim ama, şiirin sokakta olması nedense bana da umut ve cesaret veriyor.

, , , , , , , , , ,