Serap Sıskalaşmak İstiyor

Serap Sıskalaşmak İstiyor

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 18 Temmuz 2017

Serap bir sabah beti benzi atmış halde işe geldi. Hafta sonu ne olduysa olmuş o güleç yüzlü, şen şakrak kız gitmiş, yerine başkası gelmiş. Bütün sabah oturduğu yerden kımıldamadan somurttu durdu. Yüzü sapsarı, gözlerinin altında koyu renk halkalar; ağladı ağlayacak bir ifade. Yemeğe çıkarken bir kenara çektim; “Bu ne hal kız?” dedim.

Ben öyle der demez, gözünden sicim gibi boşandı yaşlar.

“Murat’la ayrıldık,” dedi. “Beni artık sevmiyormuş.”

Murat, yakında nişanlanacaklarını herkese ilan ettiği uzatmalı sevgilisiydi. Şaşırdım. Kimse Murat’ın yüzünü görmemişti ama şirkette herkes Serap gibi havalı bir kızı o kadar uzun süredir kendine bağlayan bu şanslı adamı içten içe merak ediyordu. Özellikle de, daha önce şanslarını deneyip ağızlarının payını alan birkaç çapkın.

“Durduk yerde böyle mi söyledi yani?” diye sordum.

İçini çekti. “Evet, aynen böyle söyledi. Kusura bakma, ben daha ince, ufak tefek hatunlardan hoşlanıyorum,” deyiverdi. “Düşünebiliyor musun, hem de yüzüme karşı. İnsan telefonda filan söyler hiç değilse.”

“Canım, dört yıllık ilişki telefonla mı bitirilir!” diye kızdım ona.

Tuhaf adamdı şu Murat doğrusu. Sen o kadar uzun zaman peşinde koş, türlü sözler, çiçekler, hediyelerle kızı ikna et, bunca yıl gezip toz, sonra da birdenbire damak zevkini değiştirir gibi kadın zevkini değiştirip karnı kursağına yapışmış kızlardan hoşlanmaya başla. Üstelik, Serap da nerden baksan, “balık eti” sınıfına bile sokulamayacak kadar ince bir kız.

“Zayıflamam gerek,” dedi Serap. “Bir diyetisyen buldum. Hemen bu akşama randevu aldım. Ben de ona inat on kilo vermezsem, bana da Serap demesinler.”

“Delirdin galiba,” dedim. “Nerene vereceksin o on kiloyu! Gayet iyisin sen böyle. Boş ver. Unut gitsin o dangalağı. Belli ki başka birini bulmuş. Bütün bunlar bahane.”

Tabii bu söylediklerim Serap’ı yolundan alıkoyamadı. Ertesi sabah elinde bir diyet listesi, çantasında kuş yemi kadar porsiyonlara bölünmüş yemekleriyle işe geldi. Diyetisyen beş kilo verebilirsin demiş ama bizimki ikna olmamış. O ne derse desin, ben on kilo vereceğim, diye ayak diriyor. Baktım olmayacak, ne hali varsa görsün dedim, bıraktım yakasını. Zaten uzun yıllardır kullanmadığım yıllık iznimin bir bölümünü almış, İspanya’da yaşayan bir arkadaşımın davetini nihayet kabul edip iki haftalığına evden, işten, yaşadığım kentten ve ülkeden uzaklaşacak olmanın hayaliyle kendimi seyahat hazırlıklarına kaptırmıştım.

Sonunda ne şirketi, ne Serap’ı ne de geride bıraktığım herhangi bir şeyi düşünmeden, çekip gittim. İki haftalık tatil nasıl olduğunu anlamadan geçiverdi. Aklımda Barcelona’nın sanat kokan sokakları, bavulumda dört tane Sangria şişesi ve şirkettekilere hediye aldığım dantelli yelpazelerle geri döndüm.

Pazartesi günü, kendimi yenilenmiş ve iyi hissederek işe gittim. Daha asansörde Serap’la burun buruna geldik. Daha doğrusu, ben onun Serap olduğunu ancak asansör dördüncü katta durduğunda, aynadan yanımdakilere kaçamak bir bakış attığımda anladım.

“Serap, bu ne hal!”

Ben öyle deyince, yüzüne bir gülümseme yayıldı.

“Tanımadın, değil mi? Nasıl, zayıflamış mıyım?”

Bir şey diyemedim. Zayıflamak ne kelime, bu kadar kısa sürede aleve tutulmuş bir mum nasıl erir giderse öyle erimiş.

Asansör bizim bölümün bulunduğu katta durunca ikimiz de indik. Yerime geçmeden, elimdeki poğaça dolu kesekâğıdını uzattım.

“Yok,” dedi. “Sabah kahvaltısını kestim ben. Sadece öğle yemeği.”

“İyi halt ettin,” dedim daha fazla dayanamayarak. ”Kızım, şu haline baksana, diyetisyen böyle mi dedi sana?”

Omuzlarını silkti. “Boş ver diyetisyeni. Öyle çok yavaş kilo veriliyor.”

Getirdiğim hediye yelpazelerden birini masasına bıraktım. Sarılıp öptü, teşekkür etti. “Bu öğle yemeği birlikte yiyelim,” dedi.

Bir sürü iş masamda birikmiş. Kimseye Barcelona’yı anlatacak zaman bulamadan kafamı dosyalara gömdüm. Yeniden kafamı kaldırdığımda, baktım masaların yarısı boş. Öğle yemeği vakti.

Yan masada oturan kız seslendi: “Hadi, biz de çıkalım yavaş yavaş.”

“Serap’a söz verdim,” dedim, “ayıp olur şimdi.”

Yüzünde hafif alaycı bir gülümseme belirir gibi oldu. “İyi o zaman. Afiyet olsun,” deyip gitti.

Serap’la en üst kattaki kafeteryaya çıktık. Dışarıda nefis bir hava. Yemeklerimizi alıp cam kenarında bir masaya yerleştik. Yukardan bakınca manzara güzel; deniz, vapurlar, martılar filan. Bu şehir de Barcelona’dan aşağı kalmaz hani, diye geçirdim içimden.

Serap bir yandan çatalıyla tabağındakileri didikliyor, diğer yandan da bana tatille ilgili sorular soruyordu. Masadan kalkmadan önce, dört bardak suyu üst üste içti. Aldığı yemeklerin üçte ikisi tepside duruyordu.

Yerime dönüp, yarım bıraktığım iş dağına tekrar tırmanışa geçmeden kahve içmek istedim. Şöyle bol köpüklü, orta şekerli bir Türk kahvesini özlemiştim doğrusu. Hem fincanı da kaparım, Serap iki yalan uydurur, dedim. Ama Serap ortalıkta görünmüyordu. Az önce yemeğe birlikte gidelim diyen kıza sordum. Parmağıyla yukarıyı işaret etti. Bu, şirket dilinde “tuvalette” demekti.

Baktım kız kıkırdıyor; “Hayırdır,” dedim. “Var senin dilinin altında bir bakla ama…”

“Git de kendin gör,” dedi.

Merdivenleri çıkıp kat arasındaki kadınlar tuvaletine girdim. Kimse yok.

“Serap,” diye seslendim. Bir öğürtü sesi cevap verdi. Birkaç kere daha, arkasından sifon. Kapı açıldı ve Serap sulu gözler ve bembeyaz bir yüzle dışarı çıktı. Gelip lavaboda yüzünü yıkadı.

“Ne oldu sana, miden mi bozuldu?”

“Yok iyiyim,” dedi. “Sadece midemin birazını boşalttım.”

O günden sonra ne Serap’la yemeğe çıktım, ne de yemeğin arkasından nereye gittiğini takip ettim. Zaten birkaç gün içinde her şey eski haline geri döndü. Serap diyeti filan bırakıp kendini toparladı, çabucak eski Serap oldu.

Bir akşam iş çıkışı birlikte kahve içmeye gittik. Kahvesinin yanına aldığı mozaik pastayı karşımda iştahla mideye indirirken, “Ne o, yeni bir aşk mı var?” diye sordum.

“Yok ya,” dedi. “Sen haklıymışsın. Meğer Murat iti başka birini bulmuş. Geçen hafta nişanlanmışlar. Kızın fotoğrafını gördüm, ben onun yanında çıtır çerez kalırım yani. Bir kalçası var, nah böyle…”

Ellerini kocaman açarak tarif ettiği kalça genişliğine onun beklediği şaşkınlığı gösterdikten sonra bir mozaik pasta da kendime ısmarladım.

“İster misin seneye Barcelona’ya birlikte gidelim?” dedim.

, , , , , , ,