Seni konuşmak değil, yazmak kurtarır!

Seni konuşmak değil, yazmak kurtarır!

ECE İREM DİNÇ
Düş Kazanı - 07 Temmuz 2016

Sabret,
Öfken çiçek açacak bir gün…
Vüs’at O. Bener

“Yarın,” diyor Vüs’at O. Bener. “Yarına dair umutların, kestirimlerin, beklentilerin… Hepsi birer iskambil piramidi… Oysa mesele basit, ipleri kopan bir balonu kim tutabilir ki…”

İnce, alaylı anlatılar ustası Vüs’at O. Bener’in hayatını anlatan bir kitapla söyleşiyoruz nicedir. “Duyduğuma göre yazarmışsınız,” diyerek gülümsüyor usta. “Yani muharrir…” “Evet,” diye yanıtlıyorum sevimli sevimli. “Yazmaya çalışıyorum diyelim.”

“Daha, pembe yanaklarımın yeni yeni tüylendiği yıllarda bendeniz de aruz vezniyle manzumeler döktürür, muzip hikâyecikler yazardım. Ne hikmetse gönderme gafletinde bulunduğum mecmualardan hiçbirinde bunlardan bir teki bile yayınlanmadı. Kederimden yataklara düşmüştüm. Hiç unutmam, Nihat Sami Banarlı nam münekkid, ‘Daha çok çalışmalı, meşhur edebiyat adamlarını taklit etmekten kaçınmalı, şahsınıza münhasır üslup geliştirmelisiniz,’ buyurmuştu. Lâkin nasihat almaktan gına geldi, sonunda vazgeçtim.”

Pürdikkat kesilmiş, lerzan bir zihinle dinliyorum ustanın söylediklerini. Ağzından çıkan her cümle, yazım dimağım için bir pâye olacak, hissediyorum. Gözlerini benden kaçırıyor usta, dalıp gidiyor uzaklara. Biraz sonra, ben hiç yokmuşum ve sanki hiç orada olmamışım gibi hod be hod devam ediyor konuşmasına. “Korku,” diye mırıldanıyor, gözleri karşıki duvarın kanarya renkli çatlakları arasında bir yere kilitlenmiş gibi. “Korku,” diyor ardı ardına. “Korku. İçli dışlı olduğum, çöreklendiği beynimde kımıltı, tiksindiğim engerek. Hâlbuki dön arkanı değil mi efendim, dön arkanı, sürdür tıknefes maratonu, ipi göğüslemeye yetmezmiş gücün, olsun, yıkıl.”

Derin bir nefes alıp, gülümsüyor. “Ah…” diyor, başını benden tarafa çevirirken. “Yarama tuz ektin çocuk.”

Kır saçlarından burnuma doğru hafif bir tömbeki kokusu yayılıyor. Bir süre öylece susup oturuyoruz karşılıklı. Dakikalar geçiyor. Dışarıda gün akşama devriliyor. Bir vakit sonra upuzun, çıngıraklı bir kahkaha salıveriyor usta. “Hey çocuk, hey!” diye sesleniyor ellerini sallaya sallaya. “Fakat sen gene de yaz e mi,” diyor. “Sen yeter ki yaz, öyle ya da böyle mesele her neyse, muhakkak hallolur.”

Yanıt vermiyorum. Öylece susup oturmuş, dışarıdan gelen tiz köpek seslerini dinliyorum o sıra. Ustanın göz yaşartan bir naifliği var. Kırgın, dokunaklı bir sesle konuşuyor hep. Acı, yorgun bir gülüşle bakıyor duvarda oynaşan yaz sineklerinin karaltısına. “Fakat sen gene de yaz e mi,” diye yineliyor sözlerini. “Seni konuşmak değil, yazmak kurtarır. Çünkü senin baharın, kaleminde filiz verecek hikâyelerde, işte tam orada açacak çocuk! Senin zırhın, sözcüklerin olacak. Yaz, zira yazarsan maksada erişirsin. Can cana ulaşır, ateşle su barışır, fakat sen yeter ki yaz… Mesele her neyse, muhakkak hallolur.”

“Ah…” diyorum. “Yazmak, bir iç yangını be usta.”

“İyi ya işte,” diyerek gülüyor. Oturduğu iskemleden kalkıp ağır ağır yürüyor. Kapının mandalına uzanırken durup gene gülümsüyor, öyle bir bakıyor ki sonra, gözlerim gözlerinde donup kalıyor o an. “Yazmamak,” diyor. “Yazmamak ise nefes yokluğu be çocuk. Yazmamak daha fena… Her yangın öldürmez ya insanı, oysa nefessiz şuradan şuraya yürüyemez insan, o dakikada, oracıkta ölür. Düşünme. Sen yaz, her şey hallolur…”

Bakışlarında kurşuniye çalan bir gariplik, bir sıkıntı… Kanarya renkli duvarın üzerinde iki küçük gölge kımıldanıyor. Yukarıdaki pervanenin etrafında iki tedirgin ferâşe uçuşuyor, çarpıp duruyorlar tavana, birbirlerine, geceye… Usta, kapıdan çıkıp gitmeden evvel dönüp son bir kez bakıyor yüzüme.  An geçmeden unutuveriyor beni. “Kör olası hava,” diye bağırıyor öfkeyle. “Es biraz, boğulacağız neredeyse.” Sonra kim olduğunu hiç bilmediğim hayali bir kadına doğru sesleniyor, “Naciye,” diyor sinirle. “Naciye, sigaram bitmiş, var mı sende bir tane?”

, , , , ,