Sen Ne İstersen

Sen Ne İstersen

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 29 Ağustos 2017

Oğlanın her şeyi havalıydı; saçlarının kesimi, alnına düşen, güneşten rengi açılmış perçemleri, gözlerinin derin bir okyanusu andıran mavisi, gitar çalması, ismi bile. Sarp Sarphan. Sadece bu kafiyeyi tutturmak için Sarphan Ailesi’nin bir erkek çocuk sahibi olmak istemesini kimse yadırgamazdı. O derece yani.

Sarp Sarphan, daha ortaokulda bütün kızların gözdesi olmuş, kızlar Sarp’ın olduğu bir fotoğraf karesine girebilmek ve bunu Instagram’da paylaşmak için birbirleriyle yarışmaya başlamışlardı. Sadece yakışıklı değil, aynı zamanda zeki ve hırslıydı da. Ortaokuldan sonra iyi bir puanla en gözde liselerden birine girmiş, kısa zamanda bu okulda da kendine bir tapınanlar grubu oluşturmuştu.

Oya, Sarp’tan bir sınıf küçüktü. Ortaokul yıllarından tanıdığı Sarp’la lisede ilk karşılaştığı gün yüzünü ekşitmiş, işte yine burada da kurtulamadık bu kasıntıdan, diye düşünmüştü. Bu kadar okul varken şu İstanbul’da, sen tut aynı liseyi kazan!

Zaten Sarp da, Oya gibi kızların varlığından bile haberdar olabilecek biri değildi. Oya daha ortaokul yıllarında kendini diğerlerinden farklı hissetmeye başlamış; etrafındaki, cep telefonuna yapışık yaşayan, bütün dünyası sanal sohbetler, moda, makyaj ve erkekler üzerine kurulu yaşıtlarından uzaklaşmıştı. Kendine farklı bir dünya kurmuştu. Kitap okuyordu örneğin, artık modası geçmiş bir eski zaman eğlencesi gibi görülen edebiyata meraklıydı. Akranları ancak internette yayınlanan ergen hikâyeleriyle ilgilenirken, o çoktan Kürk Mantolu Madonna’yı okumuş, Kafka’nın bir böceğe dönüşen Gregor Samsa’sı ile tanışmış ve Sait Faik’i keşfetmişti. Sinemayı seviyor, okulda tiyatro kulübünde aktif olarak yer alıyordu. İşte bu yüzden, Sarp’la dünyaları değil çakışmak, birbirine teğet bile geçmediği için, lisede ilk karşılaşmalarında sadece bir selamla yetinmiş, bütün yıl yolları hiç kesişmemişti.

Yaz geldi. Oya, annesinin her yaz kiraladığı Bodrum’daki eve giderken, bol bol yüzeceği, dinleneceği ve kendini geliştirmenin yollarını arayacağı bir tatilin hayalini kuruyordu. Her sabah daha güneş doğarken uzun yürüyüşler yapacak, geniş ve mükemmel manzaralı balkonda geceleri uzanıp gökyüzünü seyredecek ve dersler nedeniyle okuyamadığı kitapları okuyacaktı.

Ama nasıl olduysa okulda kendi dönemindekilerin oluşturduğu ve kendisinin de ister istemez dahil olduğu WhatsApp grubuna bir üst dönemden bazı çocuklarla birlikte Sarp’ın da sızdığını fark etti. Amaç, güya hazırlık sınıfından sonra onları nelerin beklediğini anlatarak bilgiçlik taslamaktı. Zaten grupta yazılanların yüzde doksanı saçma sapan, eğlencelik şeyler olduğu için sohbetlere pek katılmıyor, şöyle bir göz atmakla yetiniyordu. İşte o göz atmalardan birinde, konu nerden geldiyse Beatles albümlerine gelmiş, Sarp anında sazı eline alarak, Beatles albümlerinin en iyisi hiç tartışmasız Revolver’dır, demişti. Oya bunu okuduktan sonra daha fazla dayanamayarak yazışmaya katıldı ve, “Beatles albümlerinin hangisinin en iyi olduğu müzik otoriteleri tarafından bile üzerinde anlaşılamamış bir konudur,” diye yorum yazdı.

Bu yorum üstüne, hiç beklemediği bir şey oldu. Sarp bu kez özelden mesaj atarak Oya’ya meydan okuyor; “Demek müzikten o kadar anlıyorsun,” diyordu. Bu meydan okuma birkaç gün boyunca devam etti. Karşılıklı bir müzik bilgisi düellosu. Sonunda Sarp büyük bir sürpriz yaparak, Oya için Spotify’dan bir playlist hazırladı ve bu listenin adının ne olması gerektiğini Oya’ya sordu. Oya, “Sen ne istersen onu koy,” diye cevap verdi. Ve Sarp bir şirinlik yaparak listenin adını “Sen Ne İstersen” koydu.

O gece balkonda yıldızları seyrederek Sarp’ın kendisi için seçtiği şarkıları dinlerken, Oya’nın karnında kelebekler uçuşuyor, her şarkının sözünden sonsuz romantik anlamlar çıkarıyordu. Karşı taraf da aynı duygular içinde olmalıydı ki, bir süre sonra yazışmalar arkadaşlıkla flört arasındaki o ince çizgide gezinmeye başladı. Hatta Sarp, “Senin gibi bir kızı nasıl da daha önce fark etmemişim,” diye yazdı bir seferinde. Oya da aslında Sarp’ın göründüğü gibi sığ biri olmadığını düşündü ve bunu ona yazdı.

O yaz sadece yazışmalar ve müzikle devam eden bu iletişimin okul açılıp da yüz yüze geldiklerinde nasıl bir şeye dönüşeceği Oya’nın aklını sürekli meşgul ediyor, uykularını kaçırıyordu. Günler çarçabuk geçsin de okul bir an önce açılsın diye hiç bu kadar istekli olmamıştı.

Nihayet yaz bitti. Oya annesiyle İstanbul’a döndü. Okul açılıncaya kadar hep Sarp’tan bir görüşme önerisi bekleyip durdu. Ama Sarp hiç böyle bir istekte bulunmadı. Çaresiz, okulun açılacağı günü bekledi Oya, ilk karşılaşacakları ânı, birbirlerini görünce ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini düşledi.

Okulun açıldığı gün, törenden sonra bahçede burun buruna geldiler. Sarp sanki bütün yaz boyunca yazıştığı ve o kadar yakın olduğu kendisi değilmiş gibi, soğuk bir selam vermekle yetindi. Oya, uzaktan uzağa yaşadıkları o yakınlığın bir araya geldiklerinde nasıl da birden yok olduğunu hiç anlayamadı. Sanal gerçeklik diye bir şey mi vardı ve insanlar yazışarak duygularını daha iyi mi ifade ediyordu acaba? Gerçek hayatta işler neden değişiyordu? Neden yüz yüze gelince birbirimize söyleyemediğimiz şeyleri yazarak bu kadar kolayca söyleyebiliyorduk? Ya da belki gerçeklikle ilgisi olmayan, sadece olmasını hayal ettiğimiz bir başka dünyaya mı sürüklüyordu bizi bu sanal ortamlar?

Bütün bunlarla ilgili düşüncelerini okul gazetesi için yazdığı bir denemede dile getirdi ve yazının başlığını “Sen Ne İstersen” koydu. O yazıyı Sarp’ın okuyup okumadığını, okuduysa ne düşündüğünü ise hiç öğrenemedi.

, , , , , , , , ,