SAA-2 / 009   Yoldaş Hayat, Seni Düşünüyorum

Desen: Merve Atılgan

SAA-2 / 009 Yoldaş Hayat, Seni Düşünüyorum

AHMET BÜKE
Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi - 11 Ocak 2016

Yurdun hemen ardından başlayan ve tepelere doğru saran ormana kadar durmadan koştum.

Boğazımdan yukarıya yürüyen tükürükleri yutmaktan içim bulandı. Bir çam ağacına dayanıp uzun uzun öğürdüm. Çamın yoldaşlığı iyidir. Yeşil pürçekleri ferahlık verir.

Belini kavradım ağacın.

“Bir yol bul bana,” dedim.

Söyledim ya, çamlar güç verir insana ama konuşmazlar. Uzun uzun düşünürler sadece.

Yetiştirme yurdundayken, ranza arkadaşım gecenin birinde beni dürtmüştü.

“Sana bir hikâye anlatayım mı?” dediydi.

Tek gözü vardı. O da yeşildi. Hamamda yıkanırken, yarı kör etmişlerdi onu. Çok az konuşuyordu. Böyle yanıma yaklaşınca, kalbim çarpmıştı.

“Hadi anlatsana,” dedim.

“İkinci Dünya Savaşı’nda bir Kızıl Ordu birliği kuşatılmış. Birlik komutanı karargâhı aramış.”

Elinde hayali bir telsiz varmış gibi, ayrı ayrı tonlarda ve Rus aksanıyla konuşmaya başladı:

– Çok fena sıkıştık. Bize hemen destek yollamalısınız.

– Yoldaş komutan, sen şu anda ne yapıyorsun?

– Düşünüyorum, sadece düşünüyorum.

– Yardımı unut, düşünmeye devam et yoldaş!

Tek gözlü, sonra dönüp yattı. Beni bu hikâyeyle yalnız bıraktı. O günden sonra ne zaman ölümle ve vahşetle burun buruna kalsam düşünüyorum, düşünmeye devam ediyorum.

Yoldaş çam da, suskunluğuyla bana bunu hatırlatıyordu aslında.

“Kadir, ölüm çok yakınında. Ferdi Abi çoktan yola çıkmış, kara bir yel gibi peşine düşmüştür. Korkmakta haklısın. Çok güçlü ve çok sert olacak. Sen onun gerçek gücünü ya da güçsüzlüğünü anlama diye, acımasız davranacak sana. Düşün Kadir. Bana sorma, sadece düşün!” diyordu.

Düşündükçe sakinleştim.

“En fazla ölürüm,” dedim.

Geriye dönersem, ölmem de mümkün olmayabilirdi. Bir korkunun çengelinde ölümsüz kalabilir insan. Ölmek için bile ileriye gitmem gerekiyordu.

Düşündüm.

Düşündükçe sakinleştim.

Kendimi humuslu toprağın hemen üstüne, yaprak, pürçek, ölü mantar ve dal parçalarının altına ağır ağır gömdüm.

Gün devrildi.

Yanımda taşıdığım çikolatayı emdim biraz. Sonra başparmağımı emdim. İki yanağımı öptüm. Solucanlar ve kırkayaklar yürüdü üstümde. Paçamdan girip ensemden çıktılar. Saçlarımda dolaştı başka böcekler.

Demek ki, ölünce böyle oluyor yoldaşlar.

Mevziye düşen el bombası ya da sipere atlayan düşmanın süngüsü acını yükseltip senden alıyor. Kanın mümkün olduğunca boşalıyor. Kalanı ağır ağır pıhtılaşıyor. Tırnak diplerin kararmaya başlıyor. Ardından böcekler ve yapraklar, kuru dallar, ölmüş çiçekler seni ağır ağır çekiyor içine.

Düşündüm.

Kanım hâlâ gürül gürüldü.

Atacak nabzım vardı.

En fazla, anlattığım şey olurdu: Ölü bir yoldaş!

Ölmüyordum ve ölmeye niyetim yoktu.

Beklersem ölüm gelecekti.

O halde!

Sıçradım kalktım yerden.

Dizlerimin üstünde sürünerek uzaklaştım yoldaş çamdan. Doğruldum. Koşmaya başladım. Yerden bir kuru dal parçası aldım. Sağımda uzanan kayalara vurarak parçaladım ucunu. Sivrilttim. Aşağıda bir keçi yolu vardı. Yukarıda ay iyice ortaya çıkmıştı.

Yola doğru kaydım.

Adımlarım bir düzen tutturmuştu. Derin nefesler alıp, ağır ağır veriyordum. Kaslarımdaki yanmalar geçti. Sıcaklık, kalçalarımdan yukarıya doğru yavaş yavaş yükseldi.

İyiydim şimdi.

Önümdeki karanlıkta, iğne kadar bir kırmızılık görünüp kayboldu. İlk virajı dönünce, yeniden gördüm. Belli belirsiz, derinden gelen gıcırtıları da duymuştum.

Hedefime kilitlendim.

Toprak yolda ayak parmaklarımın ucunda koşuyordum.

Bir bisiklet.

Yaklaş Yoldaş Kadir.

Şapkalı adam. Türkü söylüyor.

Üniforması da var.

Belinden sarkıp şakırdayan zinciri ve ucundaki düdüğü gördüm.

Ağır ağır koş. Yaklaş yoldaş. Yavaş.

Belinde kılıf vardı. Kabza ay ışığında parladı, söndü.

Korucu olmalı. Orman korucusu.

“BEKÇİ YOLDAŞŞŞŞŞŞ!”

Adam zıpladı sesimle. Ayakları dolandı pedala. Saçma sapan hareketler, S’ler çizdi. Küt çakıldı yere.

Yanına gittim. Kaldırdım. Yere çaldım.

“Bekçi yoldaş, iyi misin?” dedim.

Altımda mızıldandı.

Boğazına sarıldım.

“Düşünüyor musun şimdi?” dedim.

Çırpındı altımda. Çırpındıkça sıktım.

“Düşün. Durmadan düşün, yoksa boynunu kıracağım,” dedim.

Başladı düşünmeye.

Annesi varmış. Yüz yaşında. Her sabah, öldü mü diye başına gidiyormuş. Kadın gülümseyip dil çıkarıyormuş ona. Sonra da tarhana çorbası kaynatıp içine öküzgözü üzümler katıyormuş. Acaba ne zaman ölecek? Tarhana ne vakit pişmeyecek bir daha evde?

Bekçi yoldaş bunları düşündükçe, parmaklarım gevşedi. Bıraktım onu.

“Abi, kusura bakma ama tabancanı ve bisikletini almak zorundayım,” dedim.

“Bunlar bana zimmetli. Alacaksan, yerdeki sopanla başıma vur ayarında. Tam şuraya. Kaşım açılmalı ki, inandırıcı olsun gasp.”

Dediğini yapamadım.

“Sanki az önceki sen değildin,” dedi.

Kendi işini kendi gördü.

“Abi, çok özür dilerim,” dedim.

Hem ağladım hem pedala bastım.

Yoldaş hayat, seni düşündüm durmadan. Bizi ne hallere sokuyorsun yaşamak uğruna.

Kıran girsin de diyemiyorum. Seviyorum seni bir yandan da.

 

, , , , , , ,