Ölümsüz Poirot

Ölümsüz Poirot

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 04 Kasım 2017

Poirot ile 65 yıl öncesine giden bir beraberliğimiz var. Gerçi, Dame Agatha Christie ilk romanını (aynı zamanda ilk Poirot kitabını) Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında, 1916’da yazmıştı, ama bizim kitaplarına erişmemiz epeyce sonra oldu. Neyse ki, önce onu antipatik bulsam da, zamanla sihrine kapıldım. Sevdiğim bazı maceralarını kim bilir kaç kere okumuşumdur. Gerçi defalarca izlediğim Christie/Poirot filmi azdır, ama aslında tiyatrocu ve bir Shakespeare oyuncusu olan David Suchet’i Agatha Christie’s Poirot dizisinde keşfettikten sonra, tekrar tekrar izlediğim bölümler oldu.

Bunda da yalnız olmadığım anlaşılıyor. 2017’yi, yeni bir Agatha Christie uyarlaması ile kapatacağız: Murder on the Orient Exspress / Doğu Ekspresinde Cinayet. Biz “gri” hücrelere “kurşuni” dediğimiz yıllarda, “Doğu Ekspresi”ni de “Şark Ekspresi” diye bilirdik. Bunlar dışında pek bir şey değişmemiş. Bir Poirot filmi, yeni sezonun ilk İKSV galası olarak Sirkeci Garı’nda gösterilecek. Yani, kitaptaki hikâyenin de başladığı yerde. Sonra da film, ayın 10’unda gösterime girecek. Demek ki Poirot, türlü marifetine ek olarak aynı zamanda ölümsüz!

Agatha Christie, adını taşıyan otobiyografisinde Hercule Poirot’yu nasıl yarattığından söz ederken, “Neden dedektifim bir Belçikalı olmasın ki?” diye düşündüğünü yazıyor. “Onu küçük, titiz, daima bir şeyleri düzenleyen, her şeyin çift olmasını, yuvarlaktansa kare biçiminde olmasını tercih eden bir adam olarak görüyordum. Akıllı da olmalıydı –beyninin küçük gri hücreleri olmalıydı.”

Öyle de oldu zaten. Daha Poirot’nun ilk macerasıyla birlikte polisiye edebiyatın en büyük dedektiflerinden biri doğmuş oldu. O kurşuni ya da gri beyin hücreleri ise efsane düzeyine yükseldi…

Poirot’yu ilk kez 1920’de, Agatha Christie’nin de ilk kitabı olan The Mysterious Affair at Styles’da tanıdık. Esrarengiz bir cinayeti çözmesi için arkadaşı Hastings tarafından davet edilmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın Belçikalı mültecisi, meslek hayatına polis olarak başlamıştı. Christie, özel dedektif olsa bile polis işlemleri hakkında bilgi sahibi olmasını istediği için, ona bir polis geçmişini uygun bulmuş. Poirot, özel dedektif olarak çalışmaya İngiltere’de değil, Avrupa’da başladı. Hastings ile ömür boyu sürecek dostluğu da orada kuruldu.

Christie’ye ilham veren, savaştan kaçarak Torre bölgesine sığınmış olan Belçikalı mültecilerdi. Yerli halkın onlara nasıl kucak açtığını, bazı Belçikalılar’ın da, İngiliz yaşam tarzını kavramayıp her şeyi kendi bildikleri gibi yaptıklarını görmüştü. Poirot’yu daha olgun biri yapmaya karar verdi ama sonradan, dedektifi gerçek zamanla 100 yaşını aşınca, bu kararı verdiğine pişman olacaktı. Bu kadar popüler olacağını da tahmin edememişti. Onun kahramanı olduğu 33 roman ve 54 kısa hikâye yazacağını nerden bilsin? Kitaplarında bazen Poirot’dan hırsını almak için, polisiye yazarı Ariadne Oliver’ın Finli dedektifi Sven Hjerson ile alay ederdi. Miss Oliver, Finli bir dedektif bulduğuna pişmandı. Üstelik vejeteryanmış da. Neyse ki Sven’in, Poirot gibi yaş sorunu yoktu.

Zaten, iddialara göre, Christie sonraları Poirot’yu başından atmak istemiş. Karakteri Sherlock Holmes’dan sıkılan Arthur Conan Doyle gibi, Agatha Christie de Poirot’dan bezmişti. Hatta 1930’ların sonlarında, güncesine, onun “dayanılmaz” biri olduğunu yazdı. 1960’lı yıllarda ise dedektifin, insanın tüylerini diken diken eden bir benmerkezci olduğunu düşünüyordu. Ancak, Conan Doyle’un aksine, kahramanı popülerliğini koruduğu sürece Christie onu öldürme isteğine karşı koydu. Kendini, halkın istediği şeyi onlara sunmakla görevli biri olarak görüyordu. Halk da Poirot’yu seviyordu. Öte yandan, Christie’nin biyografi yazarı Laura Thompson (Agatha Christie: An English Mystery), onun yüzlerce mektubunu ve notlarını okuduğu halde, bu meşhur antipatinin izine rastlamadığını söylüyor. Tam tersine, Dame Christie’nin, dedektifine karşı çok koruyucu bir tavrı varmış.

Gerçi Poirot’nun da hayli kusuru vardır. Zaman zaman kendisine tahammül etmek zorlaşır, ama Hastings’in sınırsız hayranlığı, arada evlenip Poirot’dan uzaklaşsa da, yıllar boyu birlikte çalışmalarını sağlamıştır. Dedektifimiz kendisinin büyük bir adam olduğuna inanır, bunu da sık sık dile getirir. Tevazu ile yakından uzaktan ilişkisi yoktur, ancak kendisi hakkında düşündükleri de doğrudur. Poirot’yu aldatamazsınız! Onu Fransız sansalar da, bazı haddini bilmezler kadın kuaförü olup olmadığını sorsa da, polisler başlangıçta yöntemlerini takdir etmeseler de kimine gülünç gelen bu ekzantrik adam, gerçekten de “Avrupa’nın en büyük beyni”dir. Polisiye tarihindeki yerini hakeder. 1975’deki ölümüyle bir gazetede, ardından “kayıp” yazısı yazılan tek kurmaca karakter olma onuruna erişmiştir. New York Times gazetesi, o ölünce ardından yazılan yazıyı birinci sayfadan vermişti.

Poirot kısa boylu, yeşil gözlüdür. Yumurta biçimi kafasını bir yana eğme alışkanlığı vardır. Saçı simsiyahtır, ama boyadığını biliyoruz. Mumlanmış kara bıyığı ise kusursuzluğun ta kendisidir. Arkadaşı Hastings, onun yürürken aksadığını yazmıştı. Poirot daima rugan ayakkabı giyer ve büyük bir itinayla giyinir. Zaten lüksten ve iyi şeylerden hoşlanır. Örneğin, egzotik içkiler (Sirop de Cassis’i pek sever), egzotik yerler, leziz yiyecekler, çok rahat otel odaları, tiyatro ve genelde sanat gibi. İçerde oturma yanlısıdır, kötü hava şartlarından mümkün mertebe kaçınır. Vapurla yolculuk yapmayı da sevmez. Pislikten, düzensizlikten nefret eder. Düzen, yöntem ve simetri hayranıdır. Kahvaltıda yumurtaları hep aynı boyda olmalı, kitaplığının raflarındaki kitaplar boy sırasına göre dizilmelidir. İngiliz alışkanlıklarını da, mizah anlayışını da garip bulur. Ancak, zaman zaman “yabancı” kartını oynasa da, gayet iyi İngilizce bilir. Para sevdiği halde, özellikle sonraki dönemlerinde ancak kendisine layık bulduğu, zor ve heyecanlı görevleri kabul etmiştir.

Ona yardım edenleri de unutmayalım. En başta Yüzbaşı Arthur Hastings gelir, elbette. Müfettiş James Japp, polisiye yazarı Ariadne Oliver, Albay Johnny Race, Başmüfettiş Battle ile daima yere bakarak konuşan esrarengiz Bay Goby, Poirot’ya zaman zaman destek olur. Dedektifimizin George diye çok hünerli ve anlayışlı bir uşağı, Bayan Lemon diye becerikli bir de sekreteri vardır. Messarro Gratz arabasını da genç bir şoför kullanır.

Poirot, bir karakter olarak, pek çok büyük aktör tarafından perdeye ya da ekrana taşındı. Onu ilk oynayan kişi, Austin Trevor’dur. Hatta Trevor, Tony Randall’ın Poirot olduğu The Alphabet Murders’da bile küçük bir rolde oynamıştı. Murder on the Orient Express’in Poirot’su, Oscar adayı Albert Finney’di. 2001’deki tekrar yapımda ise, Alfred Molina, hayli başarılı bir Poirot oldu. İki Oscarlı Peter Ustinov, altı filmde Poirot’yu canlandırdı. Ancak, bence Poirot ile adı aynı solukta anılan kişi, 1989’dan beri televizyonda onu oynayan David Suchet’tir. Murder on the Orient Express’te de oynamıştır elbette. Agatha Christie onu, Poirot’yu oynarken hiç görmedi, ama yazarın torunu Mathew, aktörün görsel olarak en ikna edici Poirot olduğunu ve onu mükemmelen canlandırdığını düşünüyor, anneannesinin Suchet’i görememiş olmasına da üzülüyor.

Şimdilik son Poirot’muz ise, yeni Murder on the Orient Express’i yöneten ve büyük dedektifi oynayan Sir Kenneth Branagh. Bilemiyoruz, kendisi iyi bir yönetmen ve aktördür, ama Poirot’ya, bıyıklarının rengini ve biçimini nasıl açıklardı acaba?

, , , , , , ,