Okurunu yitiren yazar

Okurunu yitiren yazar

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 25 Temmuz 2015

Foucault’yu Sayıklamak, sadece okur ile yazar arasındaki tutkulu ilişkinin değil, gerçek olanla kurmaca olan arasında ve delilik ile akıl arasındaki ilişkinin de altını çiziyor.

ON8’de birinci yılımı kutlarken buradaki bütün okurlarıma teşekkürü bir borç bilirim. Bugünkü yazımızdan da açıkça anlaşılacağı gibi, yazarlar okurlarına sandığımızdan daha da fazla bağlı olabiliyor. Patricia Duncker’ın ilk romanı olan (başkalarını da yazmış, merak etmeyin) Foucault’yu Sayıklamak / Hallucinating Foucault, esas olarak yazarlar ile okurları arasındaki aşkı anlatıyor. Önce yazar Paul Michel ile, kitaplarını bir mektup gibi sırf o okusun diye yazdığı kişi olan Michel Foucault arasındaki, sonra da kitabımızın adsız anlatıcısı ile Paul Michel arasındaki aşkı…

Duncker, yazarın okura (bu durumda, yazarın, yazar olan bir okura) bağlılığının da, okurun yazara bağlılığının da iyice altını çizmiş. Ama sakın bunları okuyup da çok akademik, ciddi, ders verici bir kitapla karşı karşıya olduğunuzu sanmayın. Hem öyle, hem değil. Her şeyden önce, Foucault’yu Sayıklamak çok sürükleyici bir hikâye ve fevkalade çekici bir kahramanı var. Eşcinsel olduğunu gizlemeyen güzel romancı Paul Michel, tanımadığını söylediği halde hayranı olduğu Michel Foucault’nun 1984’teki ölümünden bir hafta sonra bir mezarlığı altüst ettiği için gözaltına alınıyor. Paul Michel, kurmaca bir karakter ama gerçek olan Foucault’nun kendisinden çok daha gerçek. Okurların çoğunun Foucault’yu tanımayışının da bunda rolü olmuştur mutlaka. Michel’in Google’da kitaplarını arayanlar olmuş, ona âşık olanlar da… Hatta bir okur, “Bilmediğim bir şeyi anlatmıyorsunuz,” demiş, “annem okulda onun üzerine bir tez hazırlamıştı.”

Öyleyse, hikâyeyi özetleyelim. Adını bilmediğimiz anlatıcımız, lisansını Cambridge’de tamamlamış. 1968-1983 yılları arasında beş romanı, bir kısa hikâye derlemesi yayınlanmış ödüllü yazar Paul Michel üzerine bir doktora tezi hazırlıyor… Kendini ona adamış,. “Tez yazmak, yalnız ve saplantılı bir uğraştır. Hep kafanızın içinde yaşarsınız, başka bir yerde değil.” Tez hazırladığı sırada kısaca, Germanist dediği bir Germen dilleri uzmanıyla çıkıyor. Germanist de tezinin konusu Schiller’e çok düşkün. Germanist ve “Merkez Bankası” diye anılan bankacı babası, anlatıcımıza tuhaf bir şekilde destek oluyorlar.

Sonra anlatıcı, Paul Michel’in Fransa’da bir akıl hastanesinde tutulduğunu öğreniyor. Başlangıçta Paul Michel’e ilgisi sadece onun yazdıklarını okumakla sınırlıyken, ona fena halde bağlanıyor. Gidip yazarı aramak, kendisiyle konuşmasını sağlamak (konuşmayı seven biri değil), hatta mümkünse, onu hastaneden çıkarmak istiyor… Başından geçmeyen bela kalmamış, hatta belaya kaşınan Paul Michel’in dünyada en korktuğu şey ise, o okusun diye yazdığı adamı, Michel Foucault’yu kaybetmek. Ne yazık ki, bu korkusu da gerçekleşmiş. O yüzdendi ki, anlatıcı, nihayet Paul Michel ile karşılaşınca, ona kendini “İngiliz okurunuz” diye tanıtıyor.

Okur ile yazar arasındaki esrarengiz bağı keşfe çalışırken, Patricia Duncker, Foucault ile Michel arasında da bağlar kuruyor. İkisi de toplumun kıyılarını tercih eden adamlar, ikisi de delilik ve arzuya kafalarını takmış ve ikisi de isyanlarını yazdıklarıyla ifade ediyorlar. Clermont Ferrand’daki Sainte-Marie Hastanesi de ortak yanlarından biri. Foucault’nun akademik meslek hayatı orada başlamışken, Michel de sonunda kendini orada, sıkı güvenlik altındaki bir koğuşta, hasta olarak buluyor. Bir de, Michel Foucault’nun adı aslında Paul-Michel ama Foucault başından beri Paul’u kullanmamayı tercih etmiş.

Foucault’yu Sayıklamak, sadece okur ile yazar arasındaki tutkulu ilişkinin değil, gerçek olanla kurmaca olan arasında ve delilik ile akıl arasındaki ilişkinin de altını çiziyor. Bir yandan da edebiyatın yazara bahşettiği anlatma yöntemlerini rahatlıkla kullanıyor. Gerçi hikâyemizin bir isimsiz anlatıcısı var, ama Duncker, rüya sekanslarından, Michel’in Foucault’ya yazdığı mektuplardan ve gazete kupürleri ile haberlerden / makalelerden de yararlanmış.

Ona göre, mit tarihe açık fark atar. “Gerçekte neler olduğunun anlatılmasındansa, hayali dünyalara girmek çok daha heyecan vericidir.” Ayrıca, her kitabın arkasında da başka bir kitap olduğuna, bu kitapları seçmenin size kaldığına inanıyor.

Editörüm kitabı benden önce okumuş ve birazcık ağlamaklı olmuş diye ona takılıyordum. Ne var ki, bu alaylar aynı hale düşmemi engellemedi. Ama bu kitap ağlatan bir kitap diye tanımlanamaz, akademik bir çalışma olarak da. Heyecanlı bir hikâye, bir aşk (hatta iki aşk) hikâyesi; ille de edebi olsun diyorsanız, zaten öyle.

Duncker, “Ben Graham Greene ekolünden Katolik bir yazarım,” diyor. “Greene vaktiyle kendi yazdıkları için, ‘Biz tehlikeli uçlarda duranlarla ilgileniriz,’ demişti. Aynı şey benim için de geçerli. Ben toplumun kıyısında duranları, cinsel yasaklara karşı gelenleri, marjinalleri, delileri, gizlenmiş olanları yazıyorum… Yazdıklarım, okuduklarımdan ve en derindeki entelektüel kaygılarımdan geliyor. Herkes okusun diye muzip, anlaşılan, popüler janrlara: Gerilim, korku, polisiye ve tarihi aşk kitaplarına yakın şeyler olmalarına dikkat ediyorum. Mekân hissi kuvvetli olsun istiyorum. Greene gibi ben de gezer araştırırım, elimde kameram ve defterimle bütün dünyayı dolaşırım.

Peki ya Foucault’yu Sayıklamak?

Şöyle diyor Duncker; “Aşk hikâyesi olsun, okurlar ile yazarlar arasındaki aşkı anlatsın istedim. Kitaplar, şişedeki mesajdır. Foucaıult da, felsefeci olmaktan ziyade yazar olmak ister gibiydi. Paul Michel karakteri onun gerçekleşmemiş arzularının cisim bulmuş hali. Foucault’ya hediyem. Paul Michel’i James Dean kadar yakışıklı yaptım ve ona âşık ettim –daha ne ister ki?”

 

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,