Nihayet Miyazaki

Nihayet Miyazaki

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 06 Eylül 2014

Hayao Miyazaki, hayal dünyalarının sadece çocukluğa özgü olmadığını herkese kanıtlayan kişidir. Bir masal dünyasına sahip olan, kendi de sonsuz masal dünyaları yaratan bir büyüktür o. Her ne kadar Pixar’ı sevsem ve Nick Park’ın müptelası olsam da, bence bugün (ve her gün) uzun metraj animasyonun hakiki üstadı, Hayao Miyazaki’dir. Ne yazık ki geçen yıl, aktif sinemacılığa da veda ettiğini duyurdu.

Ama Miyazaki adı öyle sinemayı bırakmakla falan pat diye unutulacak bir ad değil. Her şeyden önce, ondan geriye kalan ve defalarca izlediğimiz, izlemeyi sürdürdüğümüz filmler var: Princess Mononoke / Prenses Mononoke, Spirited Away / Ruhların Kaçışı, en çok sevdiklerimden Howl’s Moving Castle / Howl’ın Yürüyen Şatosu, göklerde bir şato daha: Castle in the Sky / Gökteki Kale, Kiki’s Delivery Service / Küçük Cadı Kiki, My Neighbor Totoro/ Komşum Totoro, Nausicaa of the Valley of the Wind / Rüzgârlı Vadi, unutulmaz Porco Rosso ve gökyüzünün bir başka kahramanını anlatan son filmi The Wind Rises / Rüzgâr Yükseliyor.

Başka filmleri de var, tabii. Ama o kadar çok değil. Uzun meslek hayatında Miyazaki’nin çektiği uzun metraj animasyon film sayısı iki elin parmaklarından biraz fazla. Belki de hikâyesinden senaryosuna, çekimine ve en küçük ayrıntısına kadar her şeyin üstünde bizzat kendisi durduğu içindir. Bu nedenle de, bilgisayar efektsiz Miyazaki filmlerinde rahat bir nefes alırsınız. Hayata, dünyaya bakışınız tazelenir. Büyük görsel sanatçıların eserlerine gömülünce gelen türden bir tazelenme hissidir bu…

Esas olarak, peyzajlarını çok seviyorum. Ta Heidi zamanından beri severmişim, ama o zaman o güzelim dağlarda Miyazaki eli olduğunu bilmiyordum. Ormanlar, dağlar, denizler, onun elinden çıkmışsa eğer, bunu belli eder. Fantastik yaratıkları da öyle: Orman ruhları, toz topları, kocaman kara damlalar, konuşan hayvanlar (kedi, domuz, kurbağa), kavgacı bir alev (belki de en çok sevdiğim), yüzü olmayan bir canavar, Om adlı ölümcül böcekler vs.

Bir de kızlar, tabii; Mizayaki’nin becerikli kızları. Savaş ve şiddet karşıtı, çevre koruyucusu Miyazaki –ki, bu iki temayı didaktik hale getirmeden bu kadar iyi kotaran az bulunur– kahraman kızlar yaratır. Her türlü güçlükten sıyrılmayı başaran bilge, ihtiyar kadınlar ve gizemli, bazen lanetli  genç erkeklerin de üstesinden gelen kızlar. Prenses Mononoke, Sheela, Kiki, Chihiro, Prenses Nausicaa ve Sophie. Küçük Deniz Kızı Ponyo’yu da unuttuk sanmayın. Rock’çı kılıklı babasının Brünnhilde demekte ısrar ettiği küçük balık kızımız da pes etmeyen bir Miyazaki kızıdır. Muhteşem fantezi yaratıcısı, inanmış bir natüralist olan, nefis masallar anlatan Hayao Miyazaki, bize biraz da yiğit ve zeki kızlarıyla hitap ediyor.

Peki, neden “Nihayet Miyazaki?” Amerikan Film (Sanat ve Bilim) Akademisi bunca yıl sonra ona bir Onursal Ödül verme kararı aldı da ondan. 2013’te Kaze Tachinu (The Wind Rises) / Rüzgâr Yükseliyor’un ardından kendini emekliye ayıran yönetmen, 2003’te çoğu kişinin favori filmi olan Spirited Away / Ruhların Kaçışı ile bir de En İyi Animasyon Oscar’ı almıştı. Hey hey!

Onursal Ödül listesinde iki kişi daha var: On dokuz yıl boyunca Luis Buñuel ile çalışmış Fransız romancı ve senarist Jean-Claude Carrière ve geçen yüzyılın ortasında önce ülkesi İrlanda’da çocuk oyuncu, sonra da Hollywood’un en büyük yıldızlarından biri olan kızıl saçlı Maureen O’Hara. Aktör, şarkıcı Harry Belafonte de Jean Hersholt İnsani Yardım Ödülü alacak.

Pek çok çocuğun ve neredeyse aynı sayıda büyüğün gönlünde yer etmiş Hayao Miyazaki’nin, her yerde olduğu gibi, Türkiye’de de gözü kara hayranları var. Üstelik, sadece mangacılar değil bu hayranlar. Ona dünya animasyonunun bir numaralı ustası gözüyle bakıyorlar. Şimdi Miyazaki sinemadan elini çektiğine göre, geride kim kaldı? Pixar’ın ağır topu John Lasseter ve İngiliz Nick Park (Wallace ve Gromit). Her ikisinin de Miyazaki ile karşılıklı hayranlığa ve saygıya dayanan ilişkileri var.

Peki ya Japonya? Japonya’da üstadın yerini alacak kimse yok mu? Ne yazık ki hayır. Bir aralar anime hayranları, 2010 yapımı The Secret World of Arrietty’nin yönetmeni Hiromasa Yonebayashi’nin, Miyazaki’nin yerini doldurabileceğini sanmışlardı. İkinci filmi bu umutları söndürdü. Yönetmenin oğlu Goro’dan da ışık yok; zaten Goro’nun böyle bir iddiası da yok. “Ben, bana iyi bir hikâye gelirse ondan film yaparım,” diyor. “Babam gibi en başından başlayıp yaratamam.” O baba film yönetmeyi bırakınca, efsanevi Studio Ghibli bile öksüz ve güçsüz kaldı.

Sevgili Miyazaki’miz, ele kuvvet çalışırdı; teknolojik gelişmelere pek yüz vermezdi. Ama tamamen kayıtsız da değildi. Princess Mononoke’den bu yana filmlerinde bir miktar bilgisayar da kullandı ama bu efektlerin, filmlerindeki görüntülerin yüzde onunu geçmesine izin vermedi. Ekibini, her şeyi hakikate uygun olarak yapmasınlar diye tembihlemiş: “Burada bir esrar yaratıyoruz, esrarengiz hale getirin.”

Başımız üstüne!

 

 

, , , , , , , , , , , , , , ,