Metaforların Gizli Hayatı

Metaforların Gizli Hayatı

KUTLUKHAN KUTLU
Mürekkep Kuşu - 12 Ekim 2016

“Doğruyu söyle ama eğik söyle,” demişti Emily Dickinson bir şiirinin girişinde. “Dolambaçtadır başarı.”

Bazen bir şeyi anlatmanın en etkili, hatta en hakiki yolunun, aslında ondan “bahsetmeden bahsetmek” olduğunu çok güzel ifade eder Dickinson’ın bu iki küçük mısrası. Hatta bir bakıma, şiir denen o davetkâr ve korkutucu ormana adım atmış her dilperestin pusulasının bu olduğu söylenebilir, şiir için hakikaten de, eğik anlatma sanatı denebilir.

Dickinson, eğikliğin sadece dildeki çehresiyle (kelimenin kendisi) değil, ardında yatan fikirle de (mecazi anlamı) iştigal ediyordu. Onun bütün şiiri, görünür dünyayla görünmeyen dünya arasında kimi zaman hüzünlü kimi zaman oyunbaz, ama sürekli bir alışverişin eseri ve ifadesi gibiydi; “eğiklik” yani metafor da bu alışverişte bir dünyadan öbürüne nüfuz edebilmenin, bir şeyleri hakikaten taşıyabilmenin yegâne yoluydu.

Ne ilginçtir ki, “metafor” kelimesinin köklerinde de benzer bir anlam yatar zaten: Yunanca “metaphora”, öte anlamındaki meta ile taşımak anlamındaki pherein kelimelerinden oluşur ve “öteye taşımak”, “başka bir yere götürmek” anlamına gelir! (Bir başka ilginç şeyse, Türkçe’de “metafor”un en yakın karşılığının “eğretileme” adını taşımasıdır.)

Peki, niçin metaforlara böyle meftunuz? Anlatırken, niçin dolambaça, örtüklüğe sürükleniyoruz böylesi şevkle?

“Sözlerimizin hepsi aklımızdaki ziyafetten dökülen kırıntılardan başka bir şey değildir,” diyor Halil Cibran. Dil, tuhaf mı tuhaf bir arz varlığı olarak bizim büyük hazinemiz; onunla olmayanı var edebiliyor, tamamen hayali gerçeklikler inşa edebiliyoruz: Öykünün de insanın da pirleri, boşuna “öykü anlatan hayvan” demiyor insana!.. Gelgelelim, dil bazen hislerimizi, düşüncelerimizi bize doğru gelen suretleriyle iletecek “açık yol” bulamadığımız bir parkura da dönüşebiliyor zihnimizde. Sonuçta hepimiz, “kelimelerin kifayet etmediği” o âna aşinayızdır, değil mi? İşte böyle anlarda kelimeleri kifayet ettirebilmek için harikulade bir hile bulmuşuz –Bir nevi eğik atış gerçekleştirerek onları normalde taşımadığı anlamlara ulaştırabiliyor, çağrışım alanlarını, uyandırdıkları hisleri katlayabiliyoruz. Kendimizi sözlük anlamlarıyla tam olarak ya da yeteri kadar anlatamayacağımız zamanlar için mükemmel bir vasıta haline geliyor “eğretileme”.

Bir anlamda, sözle büyü yapmak diyebiliriz buna. Nitekim, kâğıt üzerinde büyüyü cisimlendirme konusunda en kudretli isimlerden ikisinin, J.R.R. Tolkien ve Ursula K. Le Guin’in yazdıklarına bakarsanız, ikisinin dünyasında da dil’in sihir demek olduğunu görebilirsiniz. Le Guin’in Yerdeniz dünyasında bir şeyin ismini bilen, ona hükmeder; Tolkien’se Peri Masalları Üzerine adlı incelemesinde büyülü sözlerle gündelik hayatta kullandığımız “sıfatlar” arasında bir benzerlik kurar; nihayetinde bunların her ikisi de genelleme ve soyutlama gücüyle insanın gerçekliğini değiştiren şeylerdir ona göre! O halde, metaforlar da bu büyü âleminin yıldızları oluyorlar…

Bilim, son yıllarda dile, dilin nasıl işlediğine ve beyinde nasıl bir etki uyandırdığına giderek daha çok odaklanıyor. Mesela, üzerinde durulan meselelerden biri, beynin dili, hakikaten de uzunca süre kabul gördüğü üzere belirli, “klasik” dil bölgelerinde işleyip işlemediği. Buna paralel olarak da, dile, özellikle de yazıya “maruz kaldığımızda” beyinde neler olduğu.

Bu araştırmaların sonucu, edebiyatla uğraşan herkes için alabildiğine ilginç. Görünen o ki beynimiz, metaforlara özel bir tepki veriyor! Bir nitelik dokunma duyumuzu, tat duyumuzu, koku duyumuzu ilgilendiren bir metaforla ifade edildiğinde, mesela “kadife sesli” ya da “kösele derili” dendiğinde, dokunma duyumuzla ilgili bölgelerde hareketlenme oluyor. Oysa, aynı anlamı taşıyan ama bu doku imgelerini taşımayan kelimeler (diyelim ki “hoş” ve “sert” ya da “güçlü”), aynı tepkiyi uyandırmıyor. Bu da şu anlama geliyor: Okuduğumuz metin, bizi farklı farklı duyularımızı uyandıran bir yolculuğa çıkarmak suretiyle bize bir tür “deneyim simülasyonu” yaşatabiliyor. Bu yolculuktaki başlıca vasıtaysa, evet, metaforlar. Yani, hayali bir deneyim üretirken, anlatımında ne kadar mecaza, ne kadar “eğretileme”ye (ya da Dickinson diliyle “eğikliğe”) yer verirsek, yolculuk zihnimiz için o kadar gerçek oluyor. Metaforlar, hakikaten de gerçekliğimizi değiştirebiliyor!

İşin belki de en eğlenceli yanı, bu sihirli çağırma-çağrıştırma diyarına bir adım attığımızda, yolun bizi nereye götürebileceğinin tanımlanmış olmaması. Adeta, arşınladıkça “öte”sini yarattığımız bir dünya bu.

Nitekim bu uzun yolculukta metaforların da kendi hayatları var. Nasreddin Hoca’nın “doğuran kazan / ölen kazan” fıkrası misali, metaforlar hem doğabiliyor, hem de doğdukları gibi ölebiliyorlar. Nasıl mı?

1984’ün yazarı George Orwell, Siyaset ve İngiliz Dili adlı makalesinde “ölen metaforlar”dan söz eder: Ona göre “ölen metafor” sıradan bir kelime olmaya dönmüştür, taşıdığı imgenin kendisini değil de doğrudan onun işaret ettiği anlamı uyandırır zihinde artık. Mesela, “Demir Leydi” diye diye kalıbı o kadar kanıksamışızdır ki, artık bunu duyunca kimsenin aklına demir gelmez, sadece ima ettiği “güçlülük” fikri gelir. “Demir”i paslandırmış, büyüyü soldurmuşuzdur.

Ee, sonuçta Orson Scott Card boşuna uyarmamış, “büyünün bedeli olmalıdır” diye. Yoksa har vurup harman savurabildiğimiz gibi, tembelleşip sürekli hazıra da konabiliyor, aşinanın sularına demir atabiliyoruz. Modern yaşamın getirdiği “hazır yemek” misali, metaforların bile, bizden önce güzelce paketlenip defalarca ısıtılmış en kullanışlı ve yaygın, tanıtımı en iyi yapılmışlarını kullana kullana, düş dünyamızı kısırlaştırma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Okurlar ve edebiyatçılar da dâhil, hepimiz belli imgelere hapsoluyoruz.

Elmalarla armutları kıyaslamayalım… Daha yaratıcı olalım! Bu büyünün bir ucundan tutalım.

, , , , , , , ,