Mesleğim mi? Yüz yüzeyken konuşuruz…

Mesleğim mi? Yüz yüzeyken konuşuruz…

Mehmet Erkurt
28 Ocak 2015

“Anlamsızlık” hissinin ağırlığı, bir meslek hayaliyle yola çıkmış olanların omuzlarındaki en büyük yük. 

Okulda Böyle Öğretmediler köşemizde, yazılardan sonra söyleşilere yer vermeye başladığımız günden bu yana, meslekleri ve gençlerin onlarla verdikleri ilk mücadeleleri kavrayış şeklimizde bir güncellemeye gittik. Aydınlandık da denebilir. Keşke keyifli bir aydınlanma olduğunu söyleyebilsek.

“Altın Bilezik” adıyla başlattığımız köşe, takip edenler hatırlar, başta meslek sahiplerinin alanlarına ilişkin kaleme aldıkları metinlerden oluşuyordu. Mesleğe ilişkin bir şeyleri paylaşmak yanında, yazarın belli bir mizahı amaçlayıp, güzel yazma kaygısını taşıması kaçınılmazdı. Anekdotvari örnekler üzerinden, yazarın baskın duygularına ve mesleğe ilişkin önceliklerine de bir derin dalış yapıyorduk. Sonra sonra, bu yazıları bir söyleşi formatına çekme ihtiyacımız kesinleşince, tahmin edersiniz ki, formata bağlı olarak başka duygular öne çıktı. Her söyleşi, blog’umuzda yer alanı da aşan sohbetlere ortam sağladı. Çok dinledik, çok sorduk, elbette bir kısmını aktarabildik. Malum, ekran ve göz ilişkisi, namıdiğer sayfa ve insan ilişkisi epeydir fazla uzunluk kaldırmıyor.

Meslekten söz etmek için yapılacak basit bir söyleşiyi, dilimize de çat diye geldiği üzere, “basit” görürüz, değil mi? Hiç de öyle olmuyormuş. Mesleğinden söz etmek istemeyenlerin sayısı azımsanacak gibi değil. İşlere yönelik mutsuzluğun ve doyumsuz beklentilerin başlıca sebeplerinden biri, kuşkusuz, özel sektörün baskın olduğu iş kültürüne çöreklenen şu “hızlı başarı” fetişi. Artan iletişim hızının da katkıda bulunduğu “kolayca üstesinden gelme” yanılgısı, aynı hızda yükselme ve unvana erişme gibi beklentileri doğuruyor. Tatmin için başarı, başarı ölçütü olarak da sıfat aranıyor. Erişiliyor da bazen o unvanlara ve sıfatlara, ama ille de mutluluk gelmiyor beraberinde. “Kendini aşma” adı altında, sürekli bir tatmin ölümüne ve kaygı artışına şahit oluyoruz. “Hız”, “kolaylık” ve bunlara bağlı rekabet yanılgısı, yapay “çalışma erdemleri”yle de birleşince, neyi istediğini, neyi hayal ettiğini, yola gerçekten gönlünde yatan, kendisi için anlam ifade eden bir şeylerle çıkıp çıkmadığını unutan nesilleri garantiliyor.

İşinden bahsetmenin önündeki bir diğer teknik engel, elbette, patron korkusu: Haklı olduğunu düşünse bile, işi hakkında olumsuz bir şey söylemeye çekiniyor. Kurum ve kişi adı verilmeyeceğini söylemeniz de fayda etmiyor; “Yok,” diyor, “adım geçecek sonuçta, anlaşılır ve sorun çıkar.” Diğer bir geri adım da, beklendiği üzere, “Allah aşkına, ne konuşacağım mesleğim üzerine? Mesleğimi yapıyorum sanki,” diyenlerce atılıyor. Elbette biz okuduğu bölüm, çalıştığı kurum ve/veya unvanına bakıp “tam da işini yapıyor” diyebiliyoruz. Ama öyle çıkmıyor.

Daha üçüncü söyleşimizi yayınlayacağız, şimdiden konuştuğumuz on küsur kişiden aldığımız “saklı tutulan” olumsuz duyguların yoğunluğuyla bir şeyler öğrendik bile. Öğreneceğiz de daha, belli ki. Söyleşiler esnasında, “Bu kısım aramızda”ların ya da “aman bunu yazmayın”ların sayısı azımsanacak gibi değil. Normaldir, her olumsuzluğun dile gelişi de olumlu bir reform getirmez; neyin-nerede-ne zaman söyleneceğinin anlamlı oluşuna göre davranmak her zaman yeğdir. Ama baskılanmış bir dertleşme ihtiyacının büyüklüğü de gözden kaçacak gibi değil.

Bu cuma, 30 Ocak’ta, üçboyutlu animasyon mesleğini yurtdışında öğrenmenin ve Türkiye’de yapmak üzere yola çıkmanın ne menem bir şey olduğunu anlamak üzere, Saba Çil’le yaptığımız söyleşiyi yayınlayacağız. Yaptığımız –hatta yapamadığımız– her söyleşide olduğu gibi, burada da kaydı aşan pek çok duyguyu paylaştık. Ve birlikte düşündük: “Anlamsızlık” hissinin ağırlığı, bir meslek hayaliyle yola çıkmış olanların omuzlarındaki en büyük yük. İş sürecinde kimle ne konuda mücadele ettikleri, hangi engelleri ne şekilde aşmak zorunda kaldıkları, kişilere bağlı dertlerden ve/veya devlet-sistem-kanun cenderesinden çıkış yolu ararken harcadıkları zaman… hepsi de işe yeni başlamış insanların dilinde ve gözünde parlak birer soru işareti.

“Ben felsefe okuyacağım,” dediğinizi düşünün. “Sosyoloji okuyacağım,” dediğinizi ya da. Hatta sanat tarihi. “E ne iş yapacaksın?” sorusunun, özellikle de o vurgulu “E…”siyle birlikte gelmediği durum azdır. Çünkü bu soru, aslında tam da şunu karşılar: “Böyle bir konuda kimden, ne yaptığın için maaş alacaksın ki?” Bir ülkede, meslekler ve yapılan işlere eklemlenen “anlamlı / anlamsız” sıfatlarında ibrenin hangisine kayacağı, tam da o ülkede “maaşa değer” görülen işlerle çok alakalı. Bilim üreten, topluma yararlı projeler tasarlayan, insan ve doğa arasındaki ilişkiyi en zararsız hale getirmek üzere bilgi ve birikimini kullanan insanların çabasını “maaşa değer” gördükçe, ibrenin “anlamlı” tarafa kayacağı açık.

Üç arkadaşımız, üniversite yıllarından beri bir dava gibi benimsedikleri meseleler üzerine çalışan sivil toplum kuruluşlarında iş buldular. Doğanın korunması, enerji kaynaklarının yönetimi ve şeffaflık gibi konularda raporlar hazırlıyor ve “maaşa değer” görülüyorlar. Onlarla henüz derinlemesine konuşamadık, ama konuşacağız. Bakalım, orada –ilk bakışta da olsa– anlamı ve özsaygıyı korur görünen bu işleyiş, gerçekten dışarıdan görüldüğü gibi umut verici mi.

 

, , , , , , , , , , , ,