Mektupçu Kadınlar

Mektupçu Kadınlar

ECE İREM DİNÇ
Düş Kazanı - 24 Kasım 2016

Olmayacak şeylere inanmak,
olabileceklere inanmak için gerekli gücün başlangıcı olamaz mı?
Sevgi Soysal

Hinduizm dininin koruyucusu ve bekçisi olarak kabul edilen koca göbekli, fil kulaklı, dört kollu Tanrı Ganeşa şöyle der: “Yazı sanatında ve diğer tüm işlerde en önemli şey, başlamaktır.”

Ganeşa, herhangi bir başlangıcın yaşamın en önemli anı olduğunu söyler ve bir mektubun ya da bir kitabın ilk sözcüklerinin, tıpkı bir ev yahut tapınak inşaatında dizilen ilk tuğlalar kadar önemli olduğunu…

Öte yandan, dünya üzerinde yalnızca kadınların konuştuğu bir dil olarak bilinen, gizli lisan Nushu’yu ortaya çıkaran Çinli kadınlar da tıpkı Ganeşa gibi, başlangıcın ne denli önemli bir dönüm noktası olabileceğini yüzyıllar öncesinde keşfetmişlerdi. Onların yaşamsal başlangıcı, bir tür şifreleme yöntemine dayanıyordu ki bu, muazzam bir keşif niteliğindeydi. Çünkü erkeklerin lisanından dışlanmış ve yazı yazmaları yasaklanmıştı. O günlerde kadınların ve sözcüklerin kaderi, bütünüyle erkeklerin elindeydi. Oysa Çinli kadınlar, tıpkı Ganeşa gibi hem yaşadıkları dünyaya ait hem de o dünyanın dışında bir yerde olabilmenin sırrını çözerek sadece ve sadece kendilerine ait gizli bir lisan yarattılar. Bu, bir nevi onların isyanıydı. Sessiz, gizli ve esrarlı bir isyan…

Denilir ki kadınlar, kendilerine yasaklanan harflerin yerlerini oynatarak yeni sözcükler yaratmış ve bu yeni sözcükleri elbiselerinin ve yelpazelerinin üzerine çizmişler. Bu sözcükleri kumaşların üzerine dokuyan eller özgür değilmiş, ancak sözcükler ve işaretler tamamen özgürmüş, kimse dokunamazmış onlara.  Öyle ki, hiçbir erkeğin erişemediği bu dilde şiirler yazmış, şarkılar söylemişler. Nushu dilini bilen ve kullanan bir kadın öldüğünde ise, ona ait yazılı hiçbir ürün kalmasın diye neyi var neyi yok yakılır, külleri havaya savrulurmuş. Ondan geriye kalan sözcükler, göğün sonsuz maviliğinde sessiz sedasız yaşamaya devam ederlermiş.

Çinli erkekler, kadınlarının en çok da Mektupçu olmasından korkarlarmış meğer. Sevdiğine yazı yazan, şarkı söyleyen, şiir okuyan demekmiş Mektupçu… Hâlbuki ne hoş, ne içten bir sözcük… İnsani aşkı kutsamak için yaratılmış sanki. Çinli erkeklerin nazarındaki anlamını keşfedince, kulağıma daha da bir güzel tınlar oldu; Mektupçu. Anlamı büyülü, ancak sözcüğün kendisi pek zavallı ve kötücül dimağların elinde bir zindana dönüştürülmüş, ne yazık. Yine de tarihin ve efsanelerin her dönemecinde olduğu gibi kadınlar onurlu bir direnişle yürüyüp gitmesini bilmişler bu karanlık zindandan, aydınlıklara doğru.

Vazgeçmemenin mucizesi belki biraz da… Başa gelen musibetleri yutup sindirmenin ötesinde, her daim yeni yollar aramanın, her şeye rağmen gözünü iyiye çevirmenin bir örneği. Çinli kadınların Ganeşa ile tek ortak noktası, başlangıca olan inançları değildi; bir şey daha vardı ki, hepsinden önemli bir şey, o da ne olursa olsun başladığın işin devamını getirmek ve inanmak… Kendine, yaptığın işe, yürüdüğün yola, baş koyduğun davaya… Yürekten inanmak… Kadınlar bunu başardı ve gizli lisanlarını nesilden nesile aktararak, kendilerini her türlü yasağa rağmen yeni baştan var edebildiler.

Ganeşa da başardı. Efsaneye göre, dünyanın en büyük destanlarından biri olan Mahabharatta’yı yazarken kalemi kırıldı, ancak vazgeçmeyi bir an bile aklından geçirmedi. Tek dişini kırarak, dişini önünde duran mürekkep hokkasına daldırdı ve yazdı, yazdı, yazdı…

Şimdi, noktayı koymadan evvel son sözüm Mevlana’dan; suyun gemi içinde olması, geminin batmasıdır. Bu doğru. Ne var ki, gemi altındaki su da geminin yürüme sebebidir. Tıpkı Çinli kadınların zindanı olan sözcüklerin, aynı zamanda onların hürriyeti olması gibi…

, , , , , , , ,