Masal masal dışında

Masal masal dışında

IRMAK ZİLELİ
Bozuk Saat - 03 Nisan 2017

Bir yerden bir yere koşturan insanlar, çoğunlukla kendileri bile duygularının pek farkında olmuyorlar. O an akıllarında olan tek şey, bir an önce gidecekleri yere ulaşmak ve işlerini yoluna koymak. İşte o gün de böyle günlerden biriydi. Sağımdan solumdan vızır vızır geçen, soluk almadan telefonla konuşan insan kalabalığına çaresizlikle bakıyordum. Acaba sizlere anlatacak bir hikâyem olamayacak mı diye dertleniyordum.

Neden sonra az ötede bir grup çocuğun bağdaş kurup çimenlerde hilal şeklinde oturduğu dikkatimi çekti. Etraflarındaki hızlı akışla ilgilenmiyormuş gibiydiler. Yanlarından geçen insanlar da onların farkında görünmüyordu açıkçası. Ne yaptıklarını anlamak için dikkatimi vermeye çalıştım. O sırada hilalin açık kısmında birisinin, çocuklara hararetli hararetli bir şeyler anlattığını, çocukların da gözleri kocaman açılmış, onu dinlediğini gördüm. Bu kişi, zaman zaman ayağa kalkıp havalara sıçrıyor, sonra yine geri oturuyor; bazen de dörtnala koşar gibi hareketler yapıyordu. Bu bir masalcı herhalde, dedim kendi kendime ve anlattıklarına kulak verdim.

Tabii, masala ortasından daldığım için, başta ne olduğunu pek anlayamadım. Aslında o sırada dikkatimi dağıtan bir şey oldu. Akrep ile yelkovanımın da dörtnala koşmasına sebep olan bir şey. Çocuklardan birinin nabzı beni bir anafor gibi içine çekti. O andan sonra da artık meydanda değil, çocuğun gözlerinin arkasındaydım. Ve ne garip ki, gördüğüm şey, meydanın baktığı çimenlik alan da değildi. Bir ormandı. Üstelik oturmuyor, koşuyordum. Soluk soluğa önüme çıkan dalları kenara iterek bir şeyden kaçıyordum. Kaçıyorduk daha doğrusu. Evet, bir yandan kulağımda masalcının sesi vardı, ama aynı zamanda başka bir yerdeydim. Bu nasıl olabiliyordu?

Korkuyla arkamıza baktık. Birkaç metre geride, tam olarak neyin nesi olduğunu anlayamadığım bir hayvanın bizi yakalamaya çalıştığını gördük. O zaman çocuğun nabzı daha da hızlandı. Nefesi kesilir gibi oldu, bir an için durup soluğunu toparlamaya çalışırken aklından şunlar geçiyordu: Annem haklıymış, onun yanından fazla uzaklaşmakla çok büyük hata ettim.

Bunu çocuk mu düşünüyordu, yoksa masalcının cümleleri miydi, bir an için emin olamadım. Çünkü bir yandan da masalcının sesi yankılanıyordu kulaklarımda: “Küçük geyik annesinin kendisini uyardığını hatırladı. Merakıma yenik düşmemeliydim, dedi, o zaman ormanda kaybolmaz, kurtlara yem olmazdım.” Bu sözlerle donup kalmıştı geyik. Yerinden kıpırdayamıyordu. “Anlayacağınız…” diyordu masalcı, “… geyiği kurtlardan önce korku ve pişmanlık kıskıvrak yakalamıştı.”

Derisinin içine sızdığım çocuk birden bağırdı: “Koşsun! Niye koşmuyor! Koşarsa yakalayamaz onu kurtlar. Hepsini yaya bırakır geyik.” Fakat masal, benim çocuğun düşündüğü gibi devam etmiyordu. Ya da masalcı masalını değiştirmeye yanaşmıyordu. Bunlardan hangisi bilemiyorum, ama tek gördüğüm, kurtların yavaş yavaş çevremizi kuşattığıydı. Çemberi oluşturan kurtların aralarında hâlâ dışarı çıkılabilecek boşluklar vardı. Hâlâ bir umut vardı. Oysa geyiğin ayakları korku ve pişmanlıkla bağlanmıştı. Çember daraldıkça aralıklar da daraldı. Artık çıkış şansımız kalmamıştı. Benim çocuk hırsla ellerini yere vuruyor, dişlerini sıkıyor, bir yandan da, “Nasıl olur! Aptal mı bu geyik!” diye tepiniyordu. Gidişatı kabullenemiyordu bir türlü. Ve sonunda, olduğu yerden ayağa fırladı, koşarak arkadaşlarının üstünden atladı; “Ben dinlemek istemiyorum bu masalı!” diye bağırdı.

İşte tam o an, masalcı benimkine dönüp, “Gördüğün gibi evladım,” dedi, “umut varken çoğu kişi biraz, nasıl desem, tembeldir, ama hiç umut kalmadığında hemen herkes, birdenbire çalışkan olur. İşte bizim geyik de, artık umudun tükendiği bir anda ince, esnek bacakları üzerinde yaylanıp, çemberi aşıvermiş.”

Benimki biraz yatışmış görünüyordu, yine de boynundaki damarı şişire şişire konuştu: “Daha önceden koşmaya başlasaydı biz de burda bu kadar üzülmeyecektik. Aptal geyik işte!”

Masalcı yine sakince yanıtladı: “Evet öyle olacaktı. Ama tehlikenin büyüklüğünü herkes senin gibi anlamayacaktı. Herkesin anlayabilmesi için masalı buraya kadar getirmem gerekti.”

Benim oğlan başını önüne eğdi, ayağıyla toprağa bir tekme savurdu. Nabzından anlıyordum ki, hâlâ ikna olmamıştı. “Bu çok salakça,” diyerek diğer çocuklardan ve masalcıdan uzaklaştı. Arkasından masalcının kendisi hakkında söylediklerini işitti yarım yamalak: “Bu çok iyi bir çocuk, ama tek sorunu şu, herkesin kendi gibi olmasını istiyor.”

, , , , , , , ,