Manchester’lı çocuklar

Manchester’lı çocuklar

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 13 Aralık 2014

Önce, davulcunun yönettiği bir trioyu ilk kez görüyorum herhalde diye düşündüm. Ama nihayetinde bunun, davulcunun her şeyi idare ettiği anlamına gelmediğini anladım. GoGo Penguin birbirlerinin müziğini alıyor, iç içe geçiriyor ve bundan tamamen gruba özgü, bir başka müzik çıkarıyordu.

Önce adlarına kapıldım: GoGo Penguin. Penguenleri severim zaten, böyle ileri hamle etmelerinden hoşlanırım. Bir-iki parçalarını da dinlemiş olsam gerek -meraka kapılırsam, illa bir şeyler dinlerim. İkinci darbeyi de İKSV Salon’un tanıtım gecesinde yedim. Programı sunan (direktör) Bengi, sunum bittikten sonra konuşurken benim hâlâ “Da Red Snepp-ııır!” tezahüratına kapılmış olduğumu görünce, “Sen GoGo Penguin’i dinlememiş miydin?” diye sordu. Meğer bir önceki yıl, Nisan’da gelmişler. “Hayır,” dedim ama biraz hızım kesildi. Bengi bana şöyle bir göz attıktan sonra, çok iyi olduklarını söyledi. Azıcık da kalbim kırıldı. Red Snapper’ım pek kıymetlidir.

Ama n’oldu? Hemen eve gittikten sonra olmasa da (son Snapper albümünü dinlemekle meşguldüm çünkü), ilk fırsatta GoGo Penguin dinledim ve ânında konseri bekleme durumuna geçtim. Aralık başına kadar. Neyse ki, sadece ayakta değilmiş, oturmalı yer de varmış. İsabet! The Red Snapper’da olduğu gibi, haddini bilmeden zıplayıp headbanging yaparak iki bacağı birden tam kramp haline sokmak istemem.

“Ben piyanistin ellerini görmek istiyorum,” diye debelenmeme rağmen, ön ortadaki yerime oturtuldum. Baktım, her tarafı görüyormuş zaten. Sonra çocuklar sahneye çıktı. Kendileri 30 yaş civarında olduklarını iddia ediyorlar ama, konser arkadaşım Ayşe ile benim naçiz tahminimiz, 22-23. Piyanoda Chris Illingworth, kontrbasta Nick Blacka, davul ve vurma çalgılarda Rob Turner. GoGo Penguin karşımızdaydı işte. Albümleri Fanfares ile v2.0 da dışarıda satışta. Gel keyfim gel!

Önce, davulcunun yönettiği bir trioyu ilk kez görüyorum herhalde diye düşündüm. Muzip bakışlı Rob Turner, önce Chris’le bir bakışma muhabbetine girdi, iki kişilik doğaçlama durumu yarattı. Sonra Nick’in sırası geldi. Nihayetinde ben, bunun, Rob’ın her şeyi idare ettiği anlamına gelmediğini anladım. GoGo Penguin birbirlerinin müziğini alıyor, iç içe geçiriyor ve bundan tamamen gruba özgü, bir başka müzik çıkarıyor. Hem de ne müzik! İnsanın yerine oturmasını zorlaştıran konserlerde kazık gibi durmanın hikmetini anlayıp sırrını çözemediğim gibi, bunu yapmaktan da hiç hoşlanmam. Neyse ki, birkaç kişi hariç, bizim ilk sıralarımız hiç değilse kafa sallama, el vurma, yerinde sallanma faaliyeti içindeydi.

Cidden müthiş bir konserdi. Dinlediğime, gördüğüme, katıldığıma çok memnunum. Toplanıp dışarı çıktık ki, grup üyeleri gelmiş bile. Albüm masasının arkasında yerlerini almışlar. Kuyruğa girdik. Sıram gelince, yabancılara zaten kolay gelen ismimi, ekstra kolaylık katarak söyledim: “Sevin, much like seven.”

Sahne arkasında ve önünde takdir ettiği konuklarla ahbap olup konuşmayı daima beceren caz yazarı arkadaşım Burak Sülünbaz de yerini almıştı. Ben albümlerimi imzalatırken, “Gelsene abla,” dedi, “resim çektiriyoruz.” Hadi hayırlısı öyleyse. Yaşlarını orada sorduk, otuz civarı olduğunu söylediler. İnanması gene de zor.

GoGo Penguin ilk albümlerini gene Manchester’lı, trompetçi, grup lideri, DJ Matthew Halsall’un Gondwana şirketinden çıkardı -ikincisi de öyle. Londra Caz Festivali’nin açılış gecesinde, Ronnie Scott’s’da, kendilerinden festivali açmaları istediğinden beri büyüyen bir kült halini aldılar. Bizi şaşırtan şeyleri orada da yapmış, çalmaktan duydukları sevinci dinleyicilerine aktarmış, onlarla paylaşmış olsalar gerek. O malum ‘birkaç kişi’ hariç, bizim konserde de olduğu gibi. Giderek, müzikten zevk almanın böyle bir şey olduğunu düşünmeye başladım. Çalan müziğin cinsi ne olursa olsun, izleyici katılımı bir ölçüde hep mümkün.

GoGo Penguin, 2012’den beri piyasada. Yukarıda adları sayılan elemanlar ve ses mühendisi Joe Reiser’den oluşuyorlar. Daha önce Nick’in yerine kontrbası Grant Russell çalıyormuş. Ama Nick de gruba tıp diye oturmuş. Belki daha önce Chris’le çalmış olmasının da payı vardır. Diyorlar ki, ‘akustik elektronik’ sound’larının oluşmasını kendilerinden başkalarına da borçlular: Aphex Twin’den Squarepusher’a, Massive Attack’den Brian Eno’ya, hatta Şostakoviç ve Debussy gibi modern klasik bestecilere varan bir etki. Ama siz ayrı ayrı bunların etkisini değil, üç Manchester’lı çocuktan oluşan, harika bir grubun sound’unu duyuyorsunuz sadece: Nefis melodiler, güçlü bir ritm, çarpıcı performanslar. GoGo Penguin!

Peki ama, niye GoGo Penguin? Sabık basçı Grant ile arkadaşı Peter, kendi halinde bir müzayededeymişler. Arkadaşı 60 sterline, tuhaf görünüşlü, içi doldurulmuş bir penguen almış. Sevgilisi evde istemeyince de, Grant’a vermiş. Grant, “İlk konserimizden sonra acilen isim bulmamız gerekti. Aklıma o penguen geldi. Biri ‘Go Penguin’ dedi, derken ‘GoGo’ oldu,” diyor. Olur ya!

GoGo Penguin ekibi, ortaya çıkmalarını en çok EST’ye, İsveçli eşsiz üçlüye borçlu olduklarını söylüyorlar. Zaten ilk albümlerinin ilk parçası, Esbjörn Svensson’un ölümünden hemen sonra Chris’in bestelediği “Seven Sons of Björn” de buna işaret ediyor. Onu bu parçayla yolcu etmişler. Demek asıl esin kaynakları EST ha! Başımızın üstünde yeri var!

 

, , , , , ,