Kitaplardan korkan muhbir insan, senin ilacın edebiyat!

Kitaplardan korkan muhbir insan, senin ilacın edebiyat!

Müren Beykan
16 Ocak 2013

Son günlerde yine sansürcü zihniyet haddini aşan bir işgüzârlıkla işbaşı yaptı. Okuduk, anlamaya çalıştık, çileden çıktık, imzalar topladık, tepkimizi çeşitli mecralardan yansıttık. En son “sakıncalı bulunan” eserler, edebiyatın ağır toplarından: Biri, MEB’in 100 Temel Eser listesinin klasik dünya edebiyatı örneklerinden, 1962 Nobel Ödüllü Amerikalı yazar John Steinbeck’in ilk kez 1937’de yayımlanan ünlü romanı: Fareler ve İnsanlar. Öteki; Türkiye’de en çok okutulan, sevilen çocuk romanlarından biri, dünyaca tanınan Brezilyalı José Mauro de Vasconcelos’un 1968’de yazdığı Şeker Portakalı.

Özgün adıyla Of Mice and Man günümüze dek bu gezegende en çok baskısı yapılan kitaplardan biri. Filmlere ve tiyatro oyunlarına da kaynaklık etmiş bu eser, Türkiye’de 1945’ten bu yana çeşitli yayınevleri tarafından defalarca basılmış. Gücünü ayarlayamayan, fazla saf ama bir o kadar cüsseli Lennie ile ona hamilik yapmaya çalışan, yalnız kalmaktansa tanıdığı biriyle olmayı iyi bulan George’un çiftliklerde iş arayarak kader yoldaşlığı etmelerini anlatır esas olarak. Lise yıllarında okumayanımız yoktur. Diyordum ki, sözümü geri alıyorum; okumayanlar var besbelli: İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitapları İnceleme ve Değerleme Komisyonu üyeleri. Bu üyeler (İl Milli Eğitim şube müdürü, 1 ilköğretim okulu müdürü ve 3 lise öğretmeni) kitabı hakkıyla okumamışlar hiçbir zaman. Yoksa, Milli Eğitim Müdürlüğü’ne “eğitime uygun olmayan bölümlerinin bulunduğu yapılan incelemede tespit edilmiştir” diye dilekçe neden yollasınlar. Kitap inceleme ve değerlendirmeyle görevlendirilmiş “maaşlı sansürcüler” (kitabın yayıncısı Sel Yayıncılık’ın açıklamasından), okkalı bir edebiyat eseri söz konusu olunca fena halde çuvallamışlar anlaşılan. Her şeyden önce, bu bir edebiyat eseridir, okul eğitim malzemesi değildir efendim. İncelemeseniz de satır satır okusanız; bıraksanız şu kırmızı sansür kaleminizi bir kenara, keyfine varsanız elinizdeki romanın. Bu roman Amerika’daki Büyük Buhran yıllarının acılarını resmediyor, çiftlik çiftlik gezip iş arayan mevsimlik işçilerin dramını, insanı anlatıyor. Çok kötü koşullarda barınan, yoksulluk içindeki mevsimlik işçiler bizim ülkemizin de gerçeği olduğuna göre, bizi de anlatıyor. Gerçekliği resmedebilmek için kullanılan palette “kültürümüze uymayan” unsurların bulunması bozmaz bizi hemen, korkmayın. Tersine, yersiz yurtsuz kalmanın acısını bütün çıplaklığıyla duyumsatabiliyorsa bize bir usta satırlarında, ona saygı duyarız ancak.

Şikâyete konu olan öbür eser Şeker Portakalı’nı okutan öğretmene soruşturma açıldığı yazıldı çizildi, MEB telaşla “işlem yapılmadı” açıklaması yayınladı. Bu kitap için ne denebilir; yine yoksulluk, yine kalabalıkta yalnızlık çekmek, yine yaşam mücadelesi anlatıyor, kendi de yoksul bir aileden gelen Vasconcelos. Romanında küçük oğlan Zeze’nin bir portakal ağacına duyduğu bağlılık ve sevgi, okuru yüreğinden yakalar, onu Zeze’yle birlikte zorlu yaşamında dolaştırır, bir yetişkinle dostluğunun onu olgunlaştırmasına izin verir.

Ne ki, Zeze bizi olgunlaştıramıyor; bizler bu edebiyat kitaplarında yavrularımızın tertemiz yüreklerine kötü çizgiler atacak satırların var olmasından şiddetle kuşku ve kaygı duyuyoruz, bu kara duygudan kurtulamıyoruz. Çocuklara, gençlere yazılan her türlü kitabı olduğu gibi, çocuk ve gençlik edebiyatı kitaplarını da denetim altında tutmak istiyoruz; anneler, babalar, öğretmenler, merkezi otoriteler, siyasi irade… Hepimizin çocuklar üzerinden müthiş emellerimiz, büyük hayallerimiz var; kendi hayallerimiz. Hatta hatta ülkenin geleceğini ipotek altına almada en derin tedbirleri çocuklar konusunda hayata geçirmek isteyenleri görmezden bile gelebiliyoruz. The Wall kıvamında bir tehlikenin kitapları denetlemek adı altında çocuklarımızın, gençlerimizin özgürlüğüne el uzattığını fark etmiyoruz. Ve tabii edebiyat nedir, bilmiyoruz. Neden edebi eser okunur, bilemiyoruz. Edebi metinden nasıl zevk alınır, pek haberimiz yok.

Geçenlerde, öğretmenlerle, kütüphanecilerle bir buluşmada, öğrencileri edebiyatla buluşturmanın, onlara kitapları sevdirmenin ipuçları tartışıldı. Eğitimde Edebiyat Seminerleri’nin 5.sinde açılış konuşmasını üstlenen, akademisyen, çevirmen Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün çok can alıcı ifadeler kullandı. Yıllardır çocuk edebiyatına emek veren, İstanbul Üniversitesi Hasan Âli Yücel Fakültesi’nde öğrenci yetiştiren Dilidüzgün, edebiyat kitaplarıyla çalışmanın anafikir çıkarmaktan, konu yazmaktan daha derin izler bırakacak yöntemlerinden söz etti ve, “Ancak haz duyduğumuz şeyler alışkanlığa dönüşür,” dedi; tıpkı yetişkinler gibi, kitaplardan haz almayan bir çocuğun okuma alışkanlığı edinemeyeceğinin altını çizdi. Etkileyiciydi.  (uzuncorap.com sitesinde metni bulabilirsiniz)

Gelin görün ki, yılların eğitimcisinin deneyimlerinden süzülenler biz yetişkinlere yeterince yaygın etkili olamıyor, her gün örneklerini duyduğumuz ya da yayıncılar olarak bizzat muhatap olduğumuz “çocuk kitabı eleştirme keyfiyetini” hizaya çekmede doğru adreslere ulaşamıyor. Özellikle ebeveynlerin bilir bilmez, edebiyat kitapları hakkında okullara neredeyse gözdağı kıvamında fetvalar vermeleri olağan hale geldi. O kitabın kapağındaki deseni beğenmiyorlar, bu kitabın içinde “gelenek ve göreneklerimize uymayan unsurlar” buluyorlar. Okulların Türkçe bölümleri yeterli nitelikte dik durarak göğüsleyemeyip edebiyat makasçısı kesiliyor; üstelik ciddiyetleriyle tanınan kurumlar da var bu okullar arasında. Polisiyeler tukaka. Neden? Ölü var. İyi de kitapta bir cinayet çözülüyor, öldürme eyleminin kendi kanlı canlı anlatılmıyor ki! Olsun. Polisiyeler okul kitap sergenlerinde bulundurulmayacak. Nokta. Ayrıca, çocukların hayal dünyasını “olumsuz” besleyen öbür kitaplar da öyle. Çocuk hayalle gerçeği karıştırır, apartmanın camını açıp bulutun üstüne atlamaya kalkışabilir (!), demek ki kahramanı bulutta gezen kitap sakıncalı; zaten fantastik kitaplar tümden sakıncalı. Daha da beteri var: Çizgi roman okuyan çocuğun kendi sakıncalı! Dıdı dıdı bıdı bıdı…

Ey kitaplardan korkan muhbir insan, bu satırları noktalarken duyduk ki fazla mesai yapmışsın. Yine İzmir’de yetkililere imzasız mektup yazmışsın, yine 3 kitabı “Türk örf ve âdetlerine uygun” bulmamışsın! Muallim Naci’nin 1889 tarihli anıları Ömer’in Çocukluğu’nu, 2 yıl önce çocuk ve gençlik edebiyatının aniden kayıp giden yıldızı Zeynep Cemali’nin anılarından süzülen öyküleri Çılgın Babam’ı ve bu yıl aniden yitirdiğimiz şair, yazar, çevirmen, okurlarının Bilgin Dede’si Bilgin Adalı’nın Çatalhöyük Öyküleri dizisinin ilki Dünyamızın İlk Şafağı’nı da çocuğuna okutmanın “sakıncalı” olduğuna karar vermişsin. Bir kitapçıya git, paraya kıy kendine kitap al, eğlenceli kiaplar, fantastik kitaplar, polisiyeler, anılar, çizgi romanlar… Yap kendine bu kıyağı, edebiyat sana iyi gelecek. Sana iyi gelince çocuğuna da iyi gelecek, inan!

(Yazarın 15 Ocak 2013 tarihli Vatan Kitap ekinde yayınlanmış yazısıdır.)

, , , , ,