Kitap blogları ve edebiyat dünyası

Kitap blogları ve edebiyat dünyası

Ali Ünal
15 Aralık 2011

Geçenlerde Los Angeles Times’ta çıkan bir haber çok ilgimi çekti. Ünlü yayınevi HarperCollins’in bir yan kuruluşu olan pazarlama departmanından, kitap blogu sahiplerine gönderilen bir e-posta, blog sahiplerinin Twitter’da buna tepki göstermeleri sonucunda kamuya mâl oldu. Söz konusu mektupta yayınevi, blog sahiplerine artık her kitaptan ücretsiz kopya göndermeyeceklerini ve kitaplarla ilgili yazıları da, kitap çıktıktan sonra en genç on beş gün içinde yazmaları gerektiğini belirtiyor.

Blog sahiplerinin buna verdiği tepki elbette anlaşılır bir sertlikte olmuş. Aba altından sopa gösterilen bu insanlar, bir anlamda, yayınevlerinin kendilerine gönderdikleri ücretsiz tanıtım kopyasının, bir şıklık olmaktan çıkıp bir göreve ve yükümlülüğe dönüşmesinden rahatsızlar. Sosyal medyanın ve “blogger” diye adlandırdığımız günlük/blog yazarlarının müthiş bir patlama yaşadığı günümüz toplumunda, elbette yayınevleri de bu ciddi anlamda “ciddi” grubu bir pazarlama mecrası olarak kullanma gayretindeler. Özellikle Amerika’da, kitap bloglarındaki hızlı artış, yayınevlerinin de bu blog sahiplerini göz ardı etme imkânı vermiyor. Kitap okuyan insanlar, interneti kullandıkları ve interneti kullanan kitap okurları da, blogları takip ettikleri için, yayınevleri, blog yazarlarını önemli birer kanaat önderi olarak görmek durumunda kalıyorlar.

İşte size yeni nesil bir gazetecilik.

HarperCollins, tepkileri aldıktan sonra bir e-posta daha gönderip aslında yanlış anlaşıldıklarını söyledi. Her bir blog yazarının kendileri için hayati öneme sahip olduğunu ve yeni bir kitap çıktıktan sonra o en önemli “heyecan” dalgasında çok sahici bir yere oturduklarını söyleyen bir düzelti gönderisi yaptı. “Gönderdiğimiz kitaplarla ilgili tanıtım yazıları yazın, yoksa bir daha kitap göndermeyeceğiz” tonlu ilk uyarının ardından gelen bu bir nevi özür e-postası, aslında bize, satış ve pazarlama denilen cenderenin, ister tuz satsın ister kitap, aynı yavan sakızı ortaya sunduğunu da çok net bir şekilde gösteriyor. Onlar için önemli olan “mal”ı satmak olduğu için, “mal”ın pazarlanmasında kullandığı araçlardan da maksimum verimi almaya yönelik tek taraflı algısı, en önemli olan diğer boyutu; bunun bir gönül işi olma boyutunu bir yana iterek insanları küstürebiliyor.

Türkiye’de işler nasıl yürüyor acaba?

Egoist Okur, Bir Dolap Kitap, Kediler ve Kitaplar, okuryatar, Hippi Kız, Ayşe’nin Kitap Kulübü, Hint Cevizi, Renkli Kitap gibi ilk aklıma gelen kitap/edebiyat blogları, Türkiye’de edebiyatın internet pastasından aldığı dilimde ciddi bir yere oturan etkileşimli kitap mecraları olarak karşımıza çıkıyor. Burada yalnızca yazarlar değil, takipçiler ve okurlar da kitap tanıtım yazılarında ya da edebiyatla ilgili bir konuda fikir alışverişine girip, edebiyata yönelik bir katma değer oluşturabiliyorlar. Yayınevleri bu duruma nasıl yaklaşıyor, kitap bloglarına gereken önem gösteriliyor mu ya da sosyal medya, yayınevleri tarafından ince elenip sık dokunarak işleniyor mu, bundan pek emin değilim.

Sürecin içinde olduğum için ilk elden sahip olduğum bilgiler ışığında, ON8’in yukarıda saydığım bloglarla ve yazarlarıyla kurmaya çalıştığı bir ilişki var. Her ay, ON8’den çıkan kitaplar kendilerine okunması amacıyla gönderiliyor. Okuyup hakkında yazmak isteyen blog yazarları, bloglarında bu kitaplarla ilgili eleştirilerini yazıyorlar. Bu, yükümlülük-hak eksenli bir sözleşme akdinden ziyade, farkındalık-paylaşmak düzeninde ilerleyen bir karşılıklı “Merhaba / Merhaba” retoriğini işletiyor. Bir yayınevi, blogun varlığını gördüğünü ve bunun değerli olduğunu fark ediyor; bir blog da, o yayınevinin bir anlamda varlık manifestosu olan kitabını gördüğünü ve bunun değerli olduğunu hissettiriyor.

Amerika’daki pazarlama ağının girifitliği karşısına Türkiye’yi çıkarmak ve buradan bir sonuca erişmek pek adil olmayabilir. Türkiye’de yayıncılığın gideceği rotayla birlikte blog dünyasının kendini oturtacağı yer de henüz -bana kalırsa- şekillenmiş değil. Ben açıkçası, büyük yayınevlerinin bu tip kitap bloglarıyla yakın bir ilişki kurduğuna ya da bir proje hayata geçirdiğine henüz tanık olmadım. Ortaklaşa bir edebiyat gayretiyle, okuru-yayıncıyı-blogu biraraya getirmek, günümüz dünyasında pek öyle zor olmasa gerek. Ancak bunun için duyulacak motivasyon, yalnızca satış-pazarlama bölümlerinin mekanik çarkının seslerinde değil, editöryal emeğin keşfedilip yoğrulmasında bulunursa, o zaman çok daha “sağlıklı” bir sosyal medya-yayınevi-okur üçgeni kurulabilir gibi geliyor.

İllüstrasyon: Andrea Joseph

, , , , , , , , , , ,