Kelimelere inanmayın! (ama yine de onları sevin, olur mu?)

Kelimelere inanmayın! (ama yine de onları sevin, olur mu?)

KUTLUKHAN KUTLU
Mürekkep Kuşu - 08 Haziran 2016

“Kelimelere inanmam ben,” diyordu yazar. “En becerikli insan tarafından bir araya getirilmiş olsalar dahi. Ben dile inanırım – ki dil kelimelerin ötesinde bir şeydir.”

Yazarın adı Henry Miller’dı (ki işbu yazının çıkış günü, yani 7 Haziran 2016 günü ölümünün otuz altıncı yılına gelmiş bulunuyoruz). Okuruyla ilişkisi genellikle “yaşama” meselesi üzerine inşa edilmiş gibi görülürdü, oysa benim için Miller her şeyden önce dil demekti. Hem de sadece zanaat olarak dil değil; yaşamsal bir esas olarak dil, hayatın ifade alanından öte temel gerçekliğine kapı açmanın bir vasıtası olarak dil.

İşte bu yüzden, ne yapacağımı şaşırmıştım: Dilini çok önemsediğim bu yazarın tam da dil konusundaki bu görüşü, beni yaka paça tereddüte düşürmüştü. Nasıl düşürmesin? Nihayetinde çoğu dilsever gibi, aynı zamanda iflah olmaz bir kelimeseverim ben. Hatta bir bütün olarak dilin içinde kelimelerin o özel sihrine iltimas geçtiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Bize dünyayı getiren ve bizi dünyaya götüren bu harikulade mahlukâtın, Le Guin’in fantastik dünyasındaki gibi birer büyü anahtarı olduğunu düşünürüm.

Kaldı ki, yaptığım işin büyük bölümü onlarla kâh kovalamaca oynayarak (doğru kelimeyi aramak), kâh boğuşarak (bulduğum kelimeyi önünü arkasını tutarak istediğim anlam ve duygu alanına zapt etmeye çalışmak) geçiyor. Güzel kelimeler, komik kelimeler, bazı hisleri ifade etmede son derece kullanışlı kelimeler, bir yabancı dildeki tam da o müthiş zorluk çıkaran mefhumu karşılayabilecek kelimeler, hiçbir “işe yaramayacak” ancak serüveni son derece ilginç olan kelimeler… Hepsine oldum olası meraklıyım.

Tabii bir de uydurulmuş, yoktan var edilmiş kelimeler var. Bir çevirmen olarak, benim için “kelimelerle hoşça vakit” seanslarının başını çekiyor bunlar: Eğlenceli ve işi gören uydurma kelimeler, işi tam gören ama sıkıcı uydurma kelimeler, işi ucundan gören ama fena halde eğlenceli kelimeler… “Harry Potter” kitaplarını çevirdiğimizde hepsinden nasibimizi almıştık, ama sanırım benim terazimde her zaman “sıkıcı olmamak” ağır basmıştı. O yüzden Düşünseli, Seherbaz ve Büyüceşura gibi anlama sadık (ve yine de bize eğlenceli gelen) kelimelerin yanı sıra, Hortkuluk ve Böcürt gibi daha ziyade sese sadık ve kâğıt üzerinde yazılı gördüğümüzde basbayağı pişmiş kelle gibi sırıtmamıza yol açan kelimeler de çıkmıştı ortaya.

Büyük bir terim trafiği vardı “Harry Potter”da: Kelimeler kelimeler ardına yığılıyor, onların izini sürmek için tuttuğumuz Word dosyası büyüdükçe büyüyordu. Yine de zamanla bu çeviri hakkında konuşurken, “Harry Potter”da bile dilin bu terimlerden, tercümesinin de terimlerin karşılıklarını üretmekten ibaret olmadığını sıkça söyler buldum kendimi.

Çevirmenler olarak bir tür imkânsızlığın peşindeyiz hep: Bir yazarın sesini kaynağından, yani dilinden koparıp başka bir dile taşımaya çalışıyoruz. Manguel boşuna demiyor, “Her dil bir başka dile ancak kusurlu şekilde tercüme edilebilecek özel düşünceler üretir,” diye. Belli bir süre çeviri yapan herkes, bu taşıma işleminin sadece kelimelere karşılık kelimeler bulmaktan geçmediğini bilir. “Yazarın sesi” dediğimiz şey, çözümlemekten çok sezdiğimiz bir doku, zapturapta almaktan ziyade, beraberce yolculuk yaptığımız bir uçarkaçardır. Kelime üstüne kelime koyarak çeviri yaparız, ama peşinde olduğumuz şey kelimelerin çevirisi değil, çok daha büyük bir mesele olan “dil”i ve onunla örülmüş anlatının üslubunu yeniden üretmektir.

Henry Miller Yazmak Üzerine Düşünceler makalesinde, kelimelere inanmadığı şeklindeki beyanının hemen ardından, bu üslubun – yazarca – üretilmesinin öneminden de söz ediyor:

“Kelimeler dil üzerine olsa olsa kifayetsiz bir yanılsama sunar bize. Kendi başlarına varolamazlar – en azından akademisyenlerin, etimologların, filologların vb. zihinleri dışında. Dilden ayrılmış kelimeler ölü şeylerdir, hiçbir sır elevermezler. İnsan kendini üslubunda, kendisi için yarattığı dilde gösterir.”

Yazı yazdıkça ve çeviri yaptıkça, dil üzerine düşündükçe giderek daha çok aklıma yattı bu. Hele ki kelimelerin çoğu ilginç ve güzel şeyler gibi esir alınmaya bir hayli meyilli olduğunu, özellikle siyasetçilerin dilinde nasıl eğilip büküldüklerini de görünce, Miller’ı kelimelerin asli önemine yönelik itirazını daha da iyi anladım: Farklı fikirlerden insanlar bu savunmasız şeyleri kendi buyrukları altına almak için iki ucundan tutup çekiyorlardı sanki.

Kavram kargaşası işte böyle doğuyor. Nihayetinde, her kelime bir uzlaşmadır ve insanlar uzlaşmamaya kararlıysa hiçbir dilde anlaşamazlar. Babil Kulesi’nin gölgesi zihinlere düşmüştür artık. Gelgelelim, Miller’a göre anlaşmaya zaten niyetli iki kişi, konuşmaları ne kadar tuhaf ve sersemletici bir hâl alırsa alsın, anlaşır. Zaten “netlik ve mantıkta ısrar eden insanlar genellikle meramını anlatmada başarısız olurlar,” der.

Bu yaklaşımıyla ve yaklaşımın işbaşında olduğu eserleriyle Henry Miller, kelimeler ummanında kaybolan her yazar için seksen küsür yıldır bir deniz feneri görevi görüyor. Onun ışığını bu kadar uzaktan bile görmemek imkânsız ama… Kelimelerle bunca hukukumuz var, kendilerini hepten feda edemeyeceğim! O yüzden bir taraftan Miller’dan sırtımızı kelimelere yaslamadan dil kurabilme konusunda feyzalırken, bir taraftan da onları “iyi kullanmayı” önemseyen Le Guin’e kulak verelim ki kelimelerimiz esir kalmasın:

“Dili yanlış kullanmak demek, onu siyasetçilerin ve reklâmcıların kullandığı gibi kullanmak demektir; kâr için, kelimelerin ne anlama geldiği konusunda sorumluluk almadan. Güç elde etmek ya da para kazanmak için bir araç olarak dili kullanmak, kötü sonuç verir: yalan söyler. … Bir yazar, kelimelerin ne anlama geldiğine, ne dediğine, nasıl dediğine önem veren biridir. Yazarlar kelimelerin onları hakikate ve özgürlüğe götüren yol olduğunu bilirler, onun için de onları özenle, düşünceyle, korkuyla, coşkuyla kullanırlar. Kelimeleri iyi kullanarak ruhlarını güçlendirirler.”

, , , , , ,