Kapkara bakışlı bir çocuk: Ece Ayhan

Kapkara bakışlı bir çocuk: Ece Ayhan

HALİL TÜRKDEN
Kısmet Büfesi - 29 Mart 2017

“Böyle şiir olur mu?” diyenlerle “Şiir budur!” diyenleri karşı karşıya getiren bir karakter. Bir insan düşünün, ya çok seveni var ya da hiç sevmeyeni. Ortası yoktu çünkü; kapkara bakışlı bir şairdi, Edip Cansever’in deyimiyle “bir çeşit kendine sürgün figürüydü” Ece Ayhan.

Eceabatlı bir anne ile Gelibolulu bir baba. Boğaz’ın iki komşu kasabasından yükselen aşk, Ece adında bir efsaneyi ortaya çıkardı. Datça’da doğdu, ama çocukluğunu Çanakkale Boğazı’nın, migrenli bünyeleri çarpan rüzgârıyla geçirdi. Ne rüzgârlık ne de kaput dinleyen bir rüzgâr. Çanakkale’nin rüzgârı Ece Ayhan gibi eser. Bu yüzdendir ki, en sevdikleri hep en uzaktaydı.

Dışarıdan aksi, hırçın ve tepen adam; içerdense, külü, zokayı yutmayan, yaşananlara göz yummayan, en son Ece Ovası’ndaki yalınayak çocukluğunda ağlayan ve toplumda, hiçbir kalıpta yeri olmayan bir karakter. Tıpkı 1970’te Yeni Dergi’de şiir üzerine yazdığı gibi: “Tekin değildir şiir, iyi gözle bakılmaz ona, durup dururken taş atar dalgalara; çünkü şiir, bir yerde, gerçeğin de yedilmesidir; yani, ortaya konuşuyorum, şiir gerçeği yeder. İşte böylesi bir olumsuz yeri vardır şiirin toplumlarda… Bir toplumda yeri olmayışı onun yeridir.”

Çocukluğuna sinen mekânlar da çok özeldir Ece’nin. Çanakkale Savaşı’nın izlerini taşıyan Aynalı Çarşı, Eceabat, her şeye tepeden bakan Saat Kulesi, ön kapısından içeri girilmeyen İstiklâl İlkokulu… Ve İstanbul yılları; Ece Ayhan’ın bütün hayatını sarmalayacak yoksulluk ve yoksunluk bu şehirde de yakasını bırakmadı. Yoksul çocukluğunun eğitici yaşam alanları: tramvaylar, sinemalar, Pera’nın ve Suriçi’nin arka sokakları, Karagümrük’teki ilkokul, ilk yerleştikleri Cankurtaran semti ve Taksim Lisesi…

Onun “kent”i kavrayışı İstanbul özelindedir. İstanbul’un toplu yaşamındaki sınıfsal çelişkilerini ve yoksul kesimin profilini ise daha çok çocuklardan hareketle vermeyi yeğler. Yoksul halk çocuklarına ortak bir ad da bulur: “Ali çocuklar”. “Kapkaragümrüklü”dür bu çocuklar. Şair, yoksul semtleri arasında, sözcük olarak yapısında “kara”yı da taşıdığı için, ona bu sıfatın çağrışımlarından yararlanma olanağı veren “Karagümrük”ü öne çıkarır; ama “kara” ile yetinmeyip onu “kapkara” yaparak: “Kapkaragümrüklü ölçüsüz uyaksız Ali çocuklar / Asılmak bilirsiniz kesin tehlikeli ve yasaktır / Edirnekapı-Bahçekapı sarı kamu tramvaylarına.”

 “İnsan, ses ve öfkeden ibarettir.”

 Ece Ayhan’ı ve şiirini anlatma gayretinde “müzik” vurgusunu atlamak, çuvallamaktır. Zeyrek’teki ortaokul, ona kendini bir hapiste gibi hissettirse de müzik dersleri ona bambaşka bir dünyanın kapılarını araladı. Wagner ve Strauss operalarını anlatan müzik öğretmenini her daim çok sevdi. Şiirlerindeki olgunluğun, çizgidışı duruşun, kendinden eminliğin, dil ve ses yapısındaki değişkenliğin, bildiğimiz dize ve mısra yapısına bağlı kalmayışın, konuşurken de yazarken de anlatımda yeni bir sentaks kuruşunun temelinde, müziğe olan yatkınlığı ve müzikten besleniş biçimi vardı. Daha sonraları, görmeyenlerin, şiire sağır ve dilsizlerden daha yakın olduğunu ve sesin görüntüden daha önemli olduğunu hatırlattı: “Sağır ve dilsizlerin dünyası, görmeyenlerinkinden daha karanlıktır. Körler ses çıkarır ve sesi işitirler. İnsan, ses ve öfkeden ibarettir. Ve şiir, görüntüden ziyade, sestir, ritimdir, akıştır…” Tüm bunlar olurken, Ece Ayhan, şiiri kökten değiştirdi. İlhan Berk’in de fısıldadığı gibi, şiiri tersten yazdı.

İstanbul’un çokkültürlü ortamında kaçak köçek tadına vardığı tarih, müzik ve sinema merakı, keskin zekâsıyla birleşince içine kapanıklığına rağmen Mülkiye’nin en dikkat çeken öğrencilerinden oldu, iktidarın her daim sorgulanması gerektiğini savundu. Yine de derslerden ziyade şiirle ilgiliydi ve ilk şiiri Temmuz 1954’te Türk Dili’nde, sonra da zamanın diğer saygın dergilerinde yayımlandı. Zamanla, şiirleri merakla beklenen bir genç oldu. İlk Ece Ayhan şiirleri kendi sesini arayan şiirlerdi.

Ece Ayhan’ın hayatında en sıradışı yıllar, mezuniyetinin ardından gelen kaymakamlık yıllarıydı. Çok uzun sürmedi, zaten sıradışı olmasının nedeni de bürokrasinin onun uzak durduğu bir kavram oluşuydu. Hayatını, devlet ve otorite kavramlarını didiklemeye ve en sivil şiiri bulmaya adayan Ayhan, maddi zorluklar nedeniyle giriştiği ve asi tabiatına hiç uymayan bu kaymakamlık macerasına ve makamın sıradan ritüellerine uzun süre dayanamadı; yıllar sonra sorulduğunda, “Zaten arızalı bir şeydi,” diye açıkladı. Her şiirinde görülen bir vurgudur: Dünyada bir haksızlık var. Doğada da var, ama doğa tolere edici, devlet öyle değil.

Bu özel karakteri anlatırken, İkinci Yeni akımının en kapalı, en yadırganmış şairi olduğunu belirtmek gerek. Zira o, İkinci Yeni’ye “sivil şiir” demeyi tercih etti, bazen de “sıkı şiir.” Sıkı şairleri vardı onun; Cemal Süreya, İlhan Berk, Edip Cansever gibi. Bu “sıkı şairlerin” şiirleri ortalığı toz duman etmiş, aykırı ve özgür bir şiir, bütün içi geçmiş, eski ve eskimiş şairleri kasıp kavuruyordu. O hareket ki, Ece Ayhan’ın deyimiyle, “41 insan yılı bütün yenilenme, değişme, gelişme ve donanma basamaklarına karşın sövgü olarak kullanıldı.”

Kendine özgü tonunu belirginleştirmesi daha ilk şiir kitabı Kınar Hanım Denizleri’nde belliydi. Var oluşa ve düzene karşı karanlık bir bakış açısı, usun kapılarını omuzlayan ve sürrealizmi çağrıştıran bir kurgu ve hayatın tam orta yerine, sokaktan tarihe uzanan göndermelerle kuşatılmış bir lirizm: “Ve içinde birikmiş ut çalan kadın elleri olurmuş hep…”

 İlk kitabından altı yıl sonra gelen Bakışsız Bir Kedi Kara ise, düzyazı şiirin sesini yükselttiği bir doruk noktası olarak edebiyat tarihine adını yazdırır. İlk kitaptaki lirizm öğelerini bu defa dili bozma girişimi destekler. Klasik cümle yapısını yıkmaya çalışan bu dilin altında estetik kadar politik kaygılar da vardır. Resmi ideolojide ve düzendeki tüm kabullerin karşısına, “dile söyleyemeyeceğini söyleten” bir şiir çıkarmıştır: “Göğsünde ağır bir kelebek. İçinde kırık çekmeceler.”

Hemen her şeye gösterdiği muhalifliği, giderek şiiirdeki sesine de yansıdı Ece’nin. Onun şiir anlayışı, tarih boyunca fay hatlarında yaşayıp giden toplumun kırılmışlığı ve suskunluğuydu. Kimsenin duyumsamadığı, görmediği, göz ardı ettiği bir tarih, onun şiirini fazlaca ilgilendiriyordu. Tarihle ilgili keşfettiği her dokuyu şiirinin içine, kendine özgü bir üslupla sıkıştırdı. Asla, tarih kitabından tarihçilik yapan biri olmadı, altında yatanları düşündürttü. Tanzimat’tan bugüne Türk modernleşmesini sert bir biçimde eleştirdi. Onun gözünde şiir, şairin toplumsal ikiyüzlülükle hesaplaşabilme cesaretiydi.

Ece Ayhan şiirinde hep farklı bir “hayat bilgisi” vardı. Kimi zaman “şair değil tarihçiyim” ve hatta “şiir yazmasaydım balıkçılık yapabilirdim,” dediği de bilinir. Resmi tarihi, dil ve ideolojiyi kendi şiir sesiyle kırarken, ardında Devlet ve Tabiat ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler adlı bir başyapıt bıraktı: “Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan / askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci’de mi inerler? / süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.”

O sadece tarihle, devletle ve toplumsal sorunlarla uğraşmadı. Her şeyden önce, kendine karşıydı Ece Ayhan’ın kavgası. Birçok imkânı elinin tersiyle iterek zaman zaman şikâyetçi olsa da, mülkiyet karşıtlığı konusunda hep tutarlı oldu. Yoksul yaşadı. Çevresinde onlarca insan varken bile yalnız bir savaşçı olmayı seçti. Kaymakamlık dönemi dışında hiçbir zaman düzenli bir işi olmadı ve bu yaşam tarzı, şiirini giderek sokağa yakınlaştırdı. Argo, onun sanatının yapıtaşlarından biri oldu.

 Kimdi bu âbiler?

“Mor Külhani” şiirinde geçen ve son yıllarda duvarları, afişleri ve sosyal medyayı süsleyen “Aşk örgütlenmektir bir düşünün âbiler,” dizesine ve “âbiler” seslenişine çok farklı okumalar getirildi. Ece Ayhan, Üsküdar iskelesindeki boya sandıklı çocukların, “Boyayalım âbiler!” diye seslenişini, Şehir Hatları vapurunda “Çaylarımız filizdir âbiler!” diye bağıran garson çocukları ve daha nicesini biriktirdi dağarında. Ama 1997’de Ütopiya dergisindeki bir yazısında, ona bu nidanın nasıl çarptığını anlattı. 1969’da Kayseri’de Türkiye Öğretmen Sendikası’nın toplantısını basan ve kentteki kırtasiyeleri, kitapçıları ateşe vermek isteyen bir grubun sokak ortasında soymak istediği bir konsomatrisin ağzından çıkan “Âbiler” yakarışının asıl çıkış noktası olduğunu fısıldadı.

Şiirinin hiçbir zaman iktidara ve iktidarın eline geçmesini istemedi. Hatta o meşhur “Mor Külhani” şiirini 1985’te yeniden yazsaydı, “Babalar babalıktan sessizce çekilmesini bilmelidir âbiler,” diyecekti. Baba kavramı da, iktidar da sonunda yok edilmek içindi.

“Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinde geçen “Devlet dersinde öldürülmüştür,” dizesinin gizini ise şöyle açıklar: “Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’nde bir zamanların öğrenci liderlerinden olan Battal Mehetoğlu polisçe öldürüldü. Cenazesinde Battal’ın annesi İnsaf Ana’ya neler hissettiği sorulur ve şöyle der: ‘Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler.’ Meçhul Öğrenci Anıtı budur.”

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

, , , , , , , ,