İstenmeyenin istenmeyeni

İstenmeyenin istenmeyeni

Erdi İnci
15 Aralık 2013

Hayatım boyunca, fazlasıyla dalga geçtiğim, son derece klişe bir sahne vardı: Kar, sıcak çikolata, polar battaniye, kedi ve elbette kitap. Ve ben, bu sahneyi geçen gün bizzat canlandırdım!

İzmirli’yim ve İzmirli olmanın en büyük dezanvantajı, kışın kar göremeyerek geçirilmiş bir çocukluk. Hayatımda bir kere kartopu oynamışımdır, o da ancak arabaların ön camlarında biriken karlardan ibaret. Kardanadam desen, nerdee!

Her gördüğü dört ayaklı canlıdan korkup, kendini kaybeden bir anneye sahip olunca –ki bu korku yüzünden, bir kere yola atlayıp araba altında kalıyordu– kedi veya köpek sevgisi de hak getire, tabii. Gurbette annemden ayrı düşüp, bir de kendi evime taşınınca, hemen içimdeki boşluğu doldurdum ve kedi sahibi oldum –aman kimsenin uykusu kaçmasın, evimin kedisi de erkek!

Neyse, bunca girizgâhın konumuzla doğrudan ilgisi yok aslında. Asıl konumuz, istenmeyen olmak. Hatta istenmeyenin de istenmeyeni olmak…

***

Neyse, geçen gün kar da yağınca, yukarıdaki klişe sahneyi çekiverdim salonumun bir köşesinde. Bu sahneye oturttuğum kitap da, “Nasıl da bunca zamandır keşfetmemişim kendisini,” dediğim yazar Zoran Drvenkar‘ın Türkçe’ye çevrilmiş son kitabı Aleve Dokunmak.

Daha önce Onlardan Biri’yle tanıdığım ve hayran olduğum Zoran Drvenkar’ın, Onlardan Biri‘nden çok farklı bir konu, üslup ve dille kaleme aldığı Aleve Dokunmak, 14 yaşındaki Lukas’ın, yüzünü, sesini, kim ve nasıl biri olduğunu unuttuğu babasıyla geçireceği bir haftanın hikâyesini sunuyor bize.

Kocasıyla yaşadığı ayrılık sonucu bütün akrabalarıyla bağlarını koparan annesiyle yaşayan Lukas, nasıl olduğunu bilmeden, bir gün damdan düşer gibi karşısına çıkan babasının yanında yollara düşer. Babası nasıl bir insandır, kimdir, kimcilerdendir… hiç bilinmez. Elbette, babası da bilemez bu oğlan kimdir diye. Hâl böyle olunca da, bizim Lukas oğlan başlar babasının yaptığı her hareketi incelemeye, babasının dünyasını gözlemlemeye. İstenmemiştir zira Lukas. Babası evi terk ettiğinden beri de görüşmemişlerdir. Altan alta bir cevap arar bu istenmemişliğin nedenini bulmak için, ipuçları toplar bilinçsizce.

Lukas’la beraber biz de başlarız babasını, Ritchie’yi tanımaya. Nefret ederiz, kızarız, haklı buluruz bazen de, bu sefer oklarımızı anneye çeviririz, sonra yine kızarız Ritchie’ye, ama her seferinde acırız Lukas’a. Öyledir ya, aile bizim için kutsaldır ve aileden yoksun büyüsün istemeyiz hiçbir birey.

Babasının hayatına girmeye başladıkça, daha bir fark eder Lukas istenmediğini. Kendisiyle beraber annesinin de istenmediğini…

Benim kafamı karıştıran, istenmediğini bildiği halde, Lukas’ın babasıyla beraber yolculuğa devam etmesi. Babasının hayatında, inatla ve umutsuzca yer edinmeye çalışması. 14 yaşına ağır gelecek yüklerin altına girip, kara mizah tadındaki öyküye devam etmesi…

Kitabın her bir sahnesinde, dizi izleyen annem gibi, “Hadi canım, yok artık, e sen ne arıyorsun orada, yapma,” gibi onlarca nidada bulunmama sebep olan bu istenmemişlik hissi, bir süre sonra sinirimi bozmaya başlamıştı.

“Bana bir adım gelene ben bin adım gelirim,” felsefesinin hayatımda o kadar yer ettiğinin farkına varmamış olmam ve bu felsefenin bu kitapla gün yüzüne çıkması…

Hayatında baba figürü olmayan Lukas, kitapta bize o figürün yerini başka bir şeyle dolduramadığını da gösteriyor. Ve gariptir ki, her ne kadar sinirimi bozsa da, bu garip duygunun Lukas üzerindeki, hareketlerindeki etkisi Lukas’a olan kızgınlığımın yerine acımayı yerleştirdi. “Şanslıyım,” dedim, “şanslıyım ki Lukas gibi dışarıdaki kişi olmadım, dışarıda kalmadım hiç hayatımda.”

Kitapta, Zoran Drvenkar’a hayran olmamı sağlayan bir etken daha çıktı ortaya. Drvenkar, yolculuk boyunca hayatının aslında bir istenmemişlik üzerine var olduğunu idrak eden Lukas’ın karşısına, babasının dahil olduğu bir mutlu aile tablosu çıkarmıyor. Onun istenmemişliği üzerinden ajitasyon yapmak yerine, Lukas’ın durağan, yalnız ve belki de sıkıcı hayatına zıt bir şekilde aksiyonu bol, şiddetli, karanlık ve Tarantinovari bir dünya çiziyor. Ve bu çizdiği ters dünyanın içine atıyor bizim Lukas’ı.

Kitabın vurucu finalinde ise, Lukas’ın… ne yapacağını sanıyoruz acaba? Mesela arabadan ineceğini ve

….

, , , , , , , , ,