İnsan bir şeyler aramalı kendinde…

İnsan bir şeyler aramalı kendinde…

ECE İREM DİNÇ
Düş Kazanı - 12 Eylül 2016

Biliyorsunuz parkların sizi çağıran tarafları,
insanın gizli, karanlık köşeleriyle orantılı…
Orada saklanıyor onlar.
Edip Cansever, Umutsuzlar Parkı

Kaygılar, sorular, düşünceler… İşte, bir yaz sonu daha. Sular çekiliyor, yükseliyor da bir yandan. “Mavi,” diyor şair. “Biraz daha mavi… Hem, ne işi var bu kara bulutların? Gitsinler efendim, gitsinler. Başka yere gitsinler…”

Eylül geliyor sonra. Bir yağmur öncesi gibi kokuyor bütün sokaklar. Sulardan el ayak çeken insanlar evlerine, kentlerine geri dönüyorlar. Gözlerde biraz mavi, avuçlarda bir parça içsürmesiyle. “Bıldırcın Geçimi” diye yazıyor fırtınaların takviminde. Ağaçlar köklerine boyun eğiyor sapsarı, ıssız. Bıldırcınlar, gitmeleri bölüşürken gökyüzünde, biz kalmaları pay ediyoruz ayrım ayrım evlerimizde. Eylül, çıldırasıya bir alışkanlık… Kaldığımız yerden devam etmenin kapılarını aralıyor her keresinde. Öyle ya, böyle böyle alıştık biz. Olmasaydı nice olurdu hâlimiz? Sahi, eylül olmasa nasıl hatırlardık eve gitmelerin yolunu?

Maviden sarıya, denizden karaya döner dönmez yolumuz; parklara yerleşiyor bir yanımız. Bir kaçış planı gibi bazen. Bazen de, hasırdan yaz şapkalarımızı kurtlar kemirmesin diye bir dilek misali oturuveriyor parklar zihnimize. Tam orada bir yerde duruyorlar, bıldırcın göğünün hemen altında. “Günaydın,” diyorlar gökçil, yeşil bir gülümsemeyle. “Bak, yine döndün işte!”

“Bir yaz sonu daha. Mavileri unutup, birinci kat balkonunda duran fesleğen saksılarını içeri alma zamanı! Yağmurlar düşecek, bulutlar yakın. Boş vermek mevsimi geçip gitti yine. Süresiz, sevimsiz bir resim gibi inecek kış; az kaldı, gelecek. Çünkü bir yığın iş var önünde, bir yığın kemirgen. Yıkanmış gömleklerin bir kuş uçumuyla kurumayacak artık odalarda. Bir camı ardına dek açman gerekecek belki ya da tek tek ısıtman her şeyi. Öyle, iş olsun diye demlenmeyecek çaylar; uykulu olacak sabahlar hep çok erken. Rüzgârların yönü karışacak şimdiden sonra; ne geldiği yer belli, ne gittiği yer belli esintiler sızacak pencere altlarından içeri. Bir kitabın sayfaları arasına sığınacaksın belki, girip saklanmak isteyeceksin bir akşam bitiminin gölgesine. “Yok, sıkılıyorum,” diyeceksin. “Yaz bitmeseydi… Yatıp kalsaydık öyle, alıştığımız kumru mavilerde.” Kuşkulu yaklaşacak eylül, bir yığın soru olacak ceplerinde. “Hadi çıkalım,” demek için beklenen bir geçim zamanı olacak bu. “Hadi çıkalım parklara… Sona kalan otlara basar, kuru dalları çatırdatırız. Biraz soğuk alır, burnumuzu çekeriz. Yok yok, diye söyleniriz çekingen, tedirgin bir sesle. Yok muhakkak bu sene yoluna koyacağım her şeyi. Gör bak, koltukları da değiştireceğim bu kış. Yeni bir çift eldiven alacağım; alacalı, parmaksız. Önce parklara çıkalım ama, bir çıkalım şöyle, yürüyüverelim sarı sarı.”

Eylül geldi miydi, Umutsuzlar Parkı’nı okurum ben hep. Her eylül yeni baştan ezber ederim bu şiiri. Parkların beni çağıran taraflarını düşünür, kendi umutsuz eylül köşelerimle orantılarım. İyi de gelir doğrusu. O şiir orada, o her sonbahar kapısında durur da durur benimle.

“Hocam,” diye sorarım, “peki bu kış ne yapmak lazım?”

“Biraz da susmalıyız,” der Edip Hocam. “İnsan,” der sonra. “İnsan bir şeyler aramalı kendinde…”

Hadi, parkalara çıkalım… Çok kuşkuluyuz böyle, çok alışmış, çok bezgin. Sanki biz olmayan insanlarız da, hep çok kuşkuluyuz böyle…

İşte, bir yaz sonu daha.

Eylül gelmiş, bir çay koyalım da, biraz yağmur yağsın.

, , , , ,