İçten gelen bir ışık

İçten gelen bir ışık

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 15 Ağustos 2015

Marilyn Monroe bu dünyayı muhtemelen kendi isteğiyle bırakıp gideli yarım yüzyılı geçmiş. Acaba ona mahsus o parlak, sıcak güneş ışığı şimdi nerelere vuruyor?

Eğlence ve sinema âleminin bir ikonu, en büyük efsanelerinden biri bu diyarları terk edip gideli yarım yüzyılı geçmiş. Babası belli olmayan, yoksul annesi de ruhsal sorunlara sahip Norma Jeanne Mortensen (vaftiz adıyla Baker), ya da tanıdığımız adıyla Marilyn Monroe, benzer koşullarda büyümüş her yoksul kıza umut verecek bir efsane yaratmıştı. Güzel ve seksi olsa da, aynı zamanda duygusaldı, utangaçtı, reddedilmekten korkardı. Şöhretine rağmen, aslında herhalde şöhreti yüzünden, çok yalnızdı. Ama hayatı severdi, ölümünden kısa süre önce gelecek için projeler yapıyordu. Meslek hayatının henüz başladığını düşünüyordu. En azından ona çok yetenekli bir oyuncu gözüyle bakan, Actors’ Studio gurusu Lee Strasberg böyle diyor. Strasberg, onun ardından yaptığı konuşmada, “Mükemmelliği arayan sadık dost Marilyn’e, içten gelen bir ışıkla parlayan bu kıza sevgiyle au–revoir,” demişti (“Çünkü vedaları sevmez o”). Strasberg, seks tanrıçalığıyla yetinmeyip kendini bulmak, iyi oyuncu olarak ayakları üzerinde durmak isteyen Marilyn’in o dönemde tutunduğu daldı.

Dedik ya, kendine güvenen bir kız değildi. Bir seferinde, “Küçükken kimse bana güzel olduğumu söylemedi,” demişti. “Her küçük kıza bu söylenmeli oysa, güzel olmasa bile.” Sonradan güzellik ve cinselliğin sembolü oldu, bir ikon haline geldi ama, demek ki küçükken ondan esirgenenlerin eksikliğini çekmiş hep.

Masumiyeti ve doğal cinselliği ona kırılgın bir hava veriyordu, kimse onun varlığı yüzünden kendini tehdit altında hissetmiyordu. Gücünü insanları istismar etmek için kullanan bir “femme fatale” değildi Marilyn. Tam tersine, yarattığı ilgiden kendi de şaşırmış görünüyordu. Bu ise onu daha da çekici kılıyordu. “Yukarda ışıklarla yazılı olan benim adım mı?” diye hayret içinde soruyordu. “Olamaz, ama orda duruyor işte. Işıklarla yazılı.”

Norma Jeane, başka ailelerin yanında büyüdü, dokuz yaşında yetimhaneye verildi. On altı yaşında evlendi, dört yıl sonra boşandı. Bu arada, Burbank’taki Radio Plane Company uçak fabrikasında çalışırken, mayolu pozlar vermeye başlamıştı. Sonra da saçını sarıya boyatıp pin-up oldu. 50 dolara poz veriyordu, o fotoğraflar bir milyon sattı ve 750 bin dolar kâr getirdi. Howard Hughes onları görüp genç modelle RKO şirketi için bir deneme çekimi yaptı. Ben Lyon’la Darryl F. Zanuck ondan erken davrandılar, Norma Jean’le haftada 125 dolara anlaşma imzaladılar. Oysa Zanuck ilk başta onu güzel bulmayıp geri çevirmişti.

Macera böyle başladı. İlk üç filminin ardından ,0 o daracık etekle kalçalarını kıvıra kıvıra yürüyüşü herkesin yüreğini titretti. Tam o sırada 1948’de çektirdiği çıplak fotoğraflar ortaya çıktı ve birden şöhretin doruğuna tırmandı. Masumiyetle seksi enfes bir kompozisyonla birleştirmişti ya da öyle doğmuştu belki, kim bilir? İzleyiciler onu affetti. Yoksul olduğu için soyunmuştu, kimsesi yoktu, değil mi? Hayranları onu daima affetmiştir zaten. Marilyn en fazla iş yapan oyuncu oldu. Derken Amerika’nın beyzbol ilahı Joe Dimaggio ile evlendi ve yerini büsbütün sağlamlaştırdı. Öldüğü zaman onun cenazesiyle ilgilenen kişi de Dimaggio oldu.

Sinema dünyasının gerçek bir ikonuydu, Greta Garbo ve Marlene Dietrich gibi. Öyle de olsa, bir sarışın ne kadar saldırıya dayanabilir? Herkes Marilyn’den bir şekilde yararlanmasını bilmiştir. Hakkında 300’den fazla biyografi (aralarında Norman Mailer’ın “Marliyn” kitabı da var), âlimâne makaleler yazıldı, hem de saygıdeğer isimler tarafından. Sayısız belgesel yapıldı. Warhol’un ipek serigrafileri ve porselen koleksiyon bebekleriyle dövmeler yarıştı. Marilyn aktrisken ikon oldu, sonra da lisanslı marka. Pazar payı olarak onunla ancak Elvis ve James Dean yarışabilir. Otuz altı yaşında, birkaç film çevirdikten sonra intihar eden bir kadın nasıl olur da epik bir meta halini alır? Üstelik şiirleri de vardı: “İmdat imdat / İmdat hayatın yakınlaştığını hissediyorum / Oysa ölmek tek istediğim.”

Actors’ Studio’da edindiği yeni arkadaşlardan biri de Arthur Miller’di. Marilyn kendi yapım şirketini kurdu, Miller’le evlendi. Ele güne, komedi yeteneğini gösterdi. Ama “Uygunsuzlar”ın ardından (dünyanın en bahtsız setiydi herhalde) Miller’le evliliği son buldu. Depresyona kapıldı, hastaneye yattı. Son filmi “Something’s Got to Give”in (1962) setine hep geç kalıyordu, geldiği zaman da doğru dürüst çalışmıyordu. Açıkçası, hali perişandı. Şöhretine falan bakmadan, onu setten kovdular. Otuzuncu filmi yarım kaldı Marilyn’in, hayatı da. Bir ay sonra, 5 Ağustos 1962’de Brentwood, California’daki evinde ölü bulundu, fazla miktarda uyku ilacı almıştı. Dünyanın en sevilen kadını seçilip Altın Küre aldığı yıl…

O gün neler olup bittiği hakkında da, kimlerin yanında olduğu, kimlerin onu izlediği hakkında da rivayet muhtelif. Herkes az çok bir şeyler anlattı, kimine inanıldı, kimine inanılmadı. Kuşku uyandıracak ihmallerden söz edildi ve Marilyn bu dünyayı bırakıp gitti. Ama filmleri, ille de fotoğrafları ve yaradılışına kendisinin de katkıda bulunduğu hikâyesi bize kaldı. Doğalı neredeyse yüz yıl olacak ama o yaşarken hiçbir filmini görmemiş gençler bile tanıyor Marilyn’i.

Işıl ışıl bir yanı vardı. Herkes onun çocuksu saflığını paylaşmak, güzelliğini doya doya izlemek isterdi. Lee Strasberg, eğer seyirciler onu kendilerinin gördüğü gibi görebilseydi, Marilyn Monroe’nun tiyatro sahnesinin büyük oyuncularından biri olacağını düşünüyor.

Sevgili Marilyn, veda etmeyi sevmezmişsin. Biz de sana veda etmiyoruz, senin yazdığın bir şiirle selamlarımızı yolluyoruz:

 “İşte böyle- / İyi geceler / İyice uyu / bir güzel dinlen / Ve başını koyduğun her yerde- / Umarım burnunu da bulursun-“

 

, , , , , , , , , , , , , , , , ,