Her şeye rağmen ve her şeye inat felsefe

Her şeye rağmen ve her şeye inat felsefe

Mehmet Erkurt
10 Mart 2014

Geçtiğimiz hafta, 1 Mart’ta başlayan altı gün boyunca ON8 kimliğimi bir yana bıraktım ve içerikte pek yakın, uygulamada bambaşka bir işe soyundum: Akademik daraltılardan azade çağdaş düşünürlerden, felsefeyi fildişi kulesinden indirip çocukların odalarına, sıralarına, yataklarına serpen dünya tatlısı insan, sevgili dostum, Fransız yazar, “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinin yaratıcısı Brigitte Labbé’nin çevirmenliğini yaptım.

ON8’i de var eden Günışığı Kitaplığı’nın davetiyle İstanbul’a gelip hem öğrenciler hem de öğretmenler, kütüphaneciler ve akademisyenlerle buluşan Brigitte Labbé’yle geçirilen bir hafta, kendi açımdan tam bir “arınma” olarak tanımlanabilir. Gerek 7. Eğitimde Edebiyat Semineri’nde yetişkinlerle, gerekse devlet okullarında ve özel okullarda okuyan öğrencilerle gerçekleştirdiği sohbetlerin hangi cümlesini zihin cebimde taşıyacağıma karar vermekse, benim için o kadar zor ki… Bunun için Günışığı Kitaplığı’nın web sitesine girip, Brigitte Labbé hakkında yazılmış makalelere ya da kendisiyle yapılmış söyleşilere göz atmanızı öneririm.

Her türlü sorunu saklı kalmak koşuluyla, demokrasinin en azından yaşatılan bir “sistem” kimliğiyle var edilebildiği Fransa’dan kopup da Türkiye’yi ziyaret eden Labbé’nin ülkemizin güncel gerçeklerine yakınlığı, yaşam ve demokrasi mücadelesi içinde var olan bizlerle kurduğu empati, Gezi sürecini yakından takip etmiş ve Fransa’da tanıdığı herkesi bu konuda bilgilendirmiş oluşu, hem basınımızda çalışan / işten çıkarıldığı için çalışamayan “gerçek” gazetecilerle hem de her yaştan dinleyiciyle yaptığı konuşmalarda giyindiği alçakgönüllülük, içimizi titrecek bir içtenlikteydi.

Neler konuşulmadı ki bir hafta boyunca… Brigitte yetişkinlere ne dediyse, çocuklara da aynısını dedi. Ya da tam tersi bir sıra izledi, ama yapılan en önemli vurgulardan biri şuydu: “Demokrasi dünyanın her noktasında tehlike altındadır. Onu yaşatmanın teminatıysa, uyanık vatandaşlardır.” Bu cümleyi göklerden indirmedi Labbé, bin yıllardır benzeri konularda fikir üretmiş düşünürlerden bize taşıdı sadece. Ama bu taşıyışı da, sol eliyle alıp sağ eliyle kitlelere fırlatır gibi yapmadı; birlikte bulmamızı sağladı. Zihni soluklandıran bu ve benzeri gerçekleri, mutlaka bir tartışmanın, sorularla zenginleşen bir kafa yoruşun sonunda hep birlikte, senkronik bir şekilde telaffuz etmemizi sağladı.

“Gençsiniz!” dedi Labbé, “Ne kadar genç insanlar çalışıyor, sorumluluk alıyor, projeler yükleniyor, uğraşıyor ve bir şeyleri değiştiriyor Türkiye’de!” dedi şaşkınlıkla. Avrupa’yla karşılaştırdı bu insan gücünü ve onu Türkiye’de en çok şaşırtan bu oldu: Müthiş genç bir enerjiyle işleyen bir ülke!

Haklıydı. Öldürülmedikleri sürece, hakikatle doğruyu buluşturmak için çabalayan gençlerin ülkesidir Türkiye.

Hayran kaldığı “gerçek” gazetecilerden birkaçı sordu ona: “İçinde bulunduğumuz bu kıskaçtan, bu karanlıktan nasıl kurtulacağız?” Kimi de dedi ki, “Karşımızdaki bize kulak vermediği sürece felsefeyle, mantıkla, akıl yoluyla nasıl aşacağız bir şeyleri?”

Cevap netti, ama basit değildi.

“Çıtır Çıtır Felsefe” dizisini birlikte hazırladığı felsefe danışmanlarından Michel Puech’in vaktizamanında yazdığı bir makaleden de yola çıkarak, ciddi bir hatırlatmada bulundu bizlere: İktidardan “dönüşüm” beklemek, bir şeyleri değiştirme görevini onlara bırakmak boşunadır. İktidarlar, beklediğimizin aksine, “değişmemeyi” savunurlar. Onları iktidar yapan düzenin aynı şekilde kalmasını isterler ki, güçleri tehlikeye girmesin. Değişim söylemiyle bizleri sürekli tavlarlar ama gerçekleşmemesi için de ellerinden geleni yaparlar.

Gücün toplumda olduğunu, tarihteki hiçbir toplumsal değişimin toplum olmadan, tek bir kişi ya da kurumun tekil varlığıyla gerçekleşmediğini örneklerle hatırlattı Labbé. Mikro-eylemler (micro-actions), dedi, bizdeki dönüştürücü gücü ortaya çıkaracak olandır. Büyük bir dönüşüm gerekiyorsa, o dönüşüme giden yolda küçük ama sağlam adımlar atmak, mikro-eylemlerle yol almaktır yapılabilecek olan. Ve bu adımları atan diğerleriyle bir araya gelmek, birlikte çalışmak.

Her cümlesinin sonunda da, karşısındaki kaç yaşında olursa olsun, şunu hatırlattı: “Bunları ilk söyleyen ben değilim. Ben okuduklarımdan bir şeyleri süzüyorum sizler için. Aracı bir gücüm yalnızca.”

Peki bu mikro-eylemler için içimizdeki motivasyonu nasıl körükleyecek ve nereden başlayacağımıza nasıl karar vereceğiz? Eh, Gezi’den beri daha çok dinler, daha çok paylaşır, karşılıklı deneyimlerimizi izler olduk, orası kesin. Ama hayatın içinde olmak elbette yetmeyecek. Sadece harekete istikrar kazandırma çabası yoracak insanları. Sürekli devinim içinde sabırlar tükenecek bazen, yaşamlar için duyduğumuz endişelerle odağımız şaşacak belki, duygulara ket vurmak mümkün olmayabilecek haliyle. Labbé’nin önerisi, yaşarken ve sahadayken de tarihten, tarihin ciddi deneyimlerinden, düşünürlerin toparlayıcı cümlelerinden, (ders almayı başaran) toplum liderlerinin vurguladıklarından ve tabii ki düşünceden, sorgulamadan, felsefeden kopmamak. Zihne de soluklanacak, kendini toparlayacak ortamı sağlamak.

Onu dinleyince, gerçekten de halı kaplı koridorlardan, konferans salonlarından, entel akşam yemeklerinden kopup da özüne, insana dönmüş bir felsefeye ne kadar aç olduğumuzu bir kez daha anladım.

Ve bunun bize ne kadar iyi geldiğini.

 

, , , , , , , , , ,