Hayattaki kırılmalar

Hayattaki kırılmalar

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 06 Şubat 2016

İyi hikâyeciyi nereden tanırsınız? Hadi, öykücüyü diyelim. Ben çocukluğumdan beri, onlarca yıl boyunca, şimdi öykü denen şeye hikâye dendiği, hikâye ödülleri verildiği ve bu türün eski ustaları da kendilerini hikâyeci saydığı için hep orada kaldım. Hatta “hikâye”yi daha doğru ve zengin buldum ama, önemi yok. Varsın, bazı bazı da öykü olsun.

Neslihan Önderoğlu’nun önce hikâyelerini okudum, sonra kendisini tanıdım. Yazdıklarına yakışan biriydi. Güven veren biri. Sonra ilk romanı Bana Sesini Bırak elime ulaştı. Bu arada, insanı sahiden yere çarpan Filler ve Balıklar’ı (Notos Kitap) okumuştum. Son okuduğum hikâyeleri, Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan Mutsuz Palyaçolar Örgütü’ndendir. Bu kitaptaki hikâyelerin bazıları da bir okudunuz mu bir daha unutmayacağınız cinsten.

Belki de iyi hikâyecinin tarifi budur. “Büyük” şeyler anlatmaya kalkışmasa da, insan hayatına dair, hem acıklı hem ironik, küçük ama unutulmaz olayları anlatmak. Neslihan Önderoğlu örneğinde, sonu açık hikâyeler anlatmayı da buna dahil edebiliriz. Sadece bunlar da değil ama: Güzel Türkçe, anlatışta doğru bir form, iç burkan hayat parçalarını aşırı duygulandırmaya kaçmaksızın nakletmek de onun özellikleri arasında. Mutsuz Palyaçolar Örgütü’nde “Zagor Kime Küstü” okuduğum en hüzünlü ama aynı zamanda neşeli finale sahip. “Bizim Gibi”, gereksiz vurgulardan uzak dursa da insanı mahçup ve pişman ediyor; “Mimoza Mevsimi”nin ise hem çok çarpıcı bir finali var; hem de “Zagor Kime Küstü” gibi okurunu fevkalade etkileyen bir arkadaşlık hikâyesi.

Neslihan Önderoğlu, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun. 2012’de yayımlanan ilk kitabı İçeri Girmez miydiniz? ile 2013 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. Mevsim Normalleri (2013) ikinci kitabı. 2014’te ise, Karla Karışık Kış Öyküleri Seçkisi’nin editörlüğünü yaptı. Önderoğlu, Murathan Mungan’ın hazırladığı Merhaba Asker ve Kadınlar Arasında seçkilerinde ve çocuklar için derlenen Bir Masal Anlat’a katkıda bulundu. Çok sayıda dergi ve fanzine de. Sarnıç Dergisi’nin editörlüğünü sürdürüyor, bu işi çok sevdiği de belli. İlk romanı, Köprü Kitaplar dizisi için yazdığı Bana Sesini Bırak (2015). İstanbul’da doğdu, İstanbul’da yaşıyor.

Ödüllü bir yazar ama, ödül meselesine çok da önem verdiği söylenemez. Ödüllerin sadece yazarı ve kitabını görünür kıldığını düşünüyor. Bir yarışmaya katılan yazarın ciddi bir sınavdan geçtiğini de… Çünkü saygın isimlerin yer aldığı seçici bir kurula eserini sunmuş oluyor. O kuruldakiler de yazdıklarını okuyor. Daha da hoşu, kısa hikâye / öykü yazan bir kişinin ille de romancılığa hazırlık yaptığını düşünmüyor. Efe Tancı ile yaptığı söyleşide şöyle demiş:

“….sadece ülkemizde değil dünyada böyle bir algı var ve ben bunun tamamen ticari bir dayatmadan kaynaklandığını düşünüyorum. Ne de olsa roman, öykü ve şiirden daha çok satıyor. Pek çok iyi öykücü de bu baskıya boyun eğip kötü romancılar olabiliyorlar sonunda. Yine de bütün bu tartışmalar öykünün değerini düşürmez. Örneğin, Marquez “Çullukların Gecesi” isimli bir öyküsünü meşhur romanı Yüzyıllık Yalnızlık’a değişmeyeceğini söylemiştir.”

Buradan da ister istemez (aslında çok isteyerek) Alice Munro’ya geliyoruz. Bizim varlığına “dostlar arasında bir sır gözüyle baktığımız” bu harikulade yazarın, yazdığı türe âşık hikâyecinin Nobel aldığı yılda, Neslihan Önderoğlu da ilk kitabı İçeri Girmez miydiniz? ile saygın Haldun Taner Öykü Ödülü’nü almıştı. Bunun, hayatında hoş bir tesadüf olduğunu söylüyor. Munro’nun “kendine özgü o muhteşem öykü evreni”ne hayran.

Kitapları adlarını, genelde o kitaptaki bir hikâyenin adından alıyor ama ikinci kitabı Mevsim Normalleri’nin adını, kitabın ruhunu çok iyi yansıttığını düşünerek seçmiş. Bu iki kelime aynı zamanda, kitaptaki bir hikâyede, “Olivetti”de açık olan radyodan da duyuluyor. İçeri Girmez miydiniz?’e gelince, “….benim Tarık Dursun K. Öykü Yarışması’nda ödül almış bir öykümdü. Hem sevdiğim bir öykü olduğu için hem de ilk kitaba ve öykü evrenime okuru davet eden bir cümle olduğu için bu ismi seçtim” (aynı söyleşiden).

Ama belki de onun hikâyelerini / öykülerini gene en iyi Neslihan Önderoğlu tanımlıyordur: “Hayatımızdaki kırılmaları anlatan öyküler.” Nasıl her kısa film yönetmeninin ille de uzun metraj çekmesi gerektiğini düşünmüyor ve kısa filmi çok seviyorsak, her hikâye yazarının da “büyüyüp” ilk fırsatta roman yazmasını beklemiyoruz. Hatta keşke hep hikâye yazsalar. (Bana Sesini Bırak’ı seveceksiniz ama). Hepsi roman yazarsa, biz Neslihan Önderoğlu, Ahmet Büke gibi hikâye yazarlarını nereden buluruz?

, , , , ,