Havada Orhan Veli var!

Havada Orhan Veli var!

HALİL TÜRKDEN
Kısmet Büfesi - 13 Nisan 2016

Üzerine çok şey yazılıp çizildi, çokça oyun, çokça kitap derlendi, yayımlandı. Ispanağı ve pufböreğini sevdiğini haykırdı, ama Nahit Hanım’a olan aşkını ancak mektuplaşmalarından okuyabildik; “Edebiyat tarihçisi bulsun,” dedi, çok durmadı üzerinde. O, her sabah gökyüzünü boyayan, yırtılan denizi diken, ne halt edeceğini bilemeyen bir “Dalgacı Mahmut”tu. Aşklarını çok makaraya aldı, ama dalga geçtikçe daha çok belli etti iyi bir âşık olduğunu.

“Duydum ki merak ediyormuşsunuz hususi hayatımı, anlatayım,” dedi. Kendine dair pek çok şeyi de şiir görünümündeki otobiyografik denemesinde, Müşfik Kenter’in sesinden dinledik.

1 yaşında kurbağadan korktuğunu, 2 yaşında gurbete çıktığını, 7’sinde mektebe başladığını, 9 yaşında okumaya, 10 yaşında yazmaya merak sardığını… 13’te Oktay Rifat’ı, 16’sında Melih Cevdet’i, 18’inde rakıyı tanıdığını…

Daha ilköğreniminde edebiyata olan ilgisi öğretmenlerince dikkati çekti, kütüphanelerde geçen dersdışı zamanlar, Çocuk Dünyası dergisinde yayımlanan ilk öykü… Ankara Lisesi’ne başlamasıyla bambaşka bir yola girer Orhan. Okuldaki edebiyat öğretmeni Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Düzyazıya olan ilgisi başlarda daha çok olsa da lise yıllarındaki karşılaşmalarıyla şiire de ilgi duymaya başlar. Bu ilgi, ileride “Garip üçlü” olarak adının birlikte anılacağı Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’la tanışmasıyla daha da artar. Oktay Rifat’ın Orhan Veli ile ilgili şu cümleleri, durumu özetler niteliktedir: “İkimiz de şiir delisi idik. Orhan zil çalar çalmaz yanıma gelir. ‘Teneffüsü gâvur etmeyelim Oktay,’ derdi. Şiir sözü edelim, şiir konuşalım demekti bu.”

“Garip üçlü”nün ilk şiir denemeleri Varlık’ta düzenli olarak yayımlanır, şiirleri ayrı sayılarda yer alsa da, üç ismin ortak hareket ettiği görülür. Şiire dair geçirilen arayış evresinin yavaş yavaş sonuna gelinir ve 1941 yılında Garip adlı kitap yayımlanır. Üçlünün şiirlerinin ve Orhan Veli’nin poetik görüşlerini dile getirdiği önsözünün yer aldığı kitap çokça olumlu olumsuz eleştiri alır.

Söz konusu önsözde, birçok kalıbın yıkılmaya çalışıldığı, şiirin yeniden tanımlandığı görülür. “Bütün hususiyeti edasında olan,” ve “İnsanın beş duyusuna değil, kafasına hitap eden bir söz sanatı,” olarak tanımlanır şiir. Karşı çıkılan anlayışlardan da söz edilir, yani hece şiiirine, toplumcu gerçekçi şiire, özellikle de Ahmet Haşim’in benimsediği şiir anlayışına.

Orhan Veli, iyi bir gözlemcidir. İnsanları, onların yaşadıkları hayatı titizlikle gözlemler ve bunları konuşma dilini kullanarak şiirlerine, adeta bir öykü yazarı gibi yansıtır. Şiir içinde öykü, öykünün içinde yaşama heyecanı vardır.

“Gemliğe doğru / Denizi göreceksin; / Sakın şaşırma”

Bu şiir, Garip’te, başlıksız olarak bulunur ve tamamı üç mısradan ibarettir. Yolculuk Gemlik’e doğrudur ve bahsedilen kişi, biri tarafından uyarılır. Peki, insan neden denizi görünce şaşırır ki? Birbiriyle alakasızmış gibi görünen bu dizeler nasıl bir bütünlük oluşturur? Şiirdeki “şaşırma” uyarısının tarihsel bir karşılığı var elbette. Memet Fuat, yolların önceleri daha dar olduğundan bahseder. Bursa’dan Gemlik’e giderken dağların arasından birdenbire denizin göründüğünü, aniden karşılaşılan bu güzelliğin insanı şaşırttığını anlatır. Bu yolu daha önce kullanmış olan yolcuların, bu manzarayla ilk kez karşılaşacak olanları uyarmak amacıyla “şaşıracaksın” dediğini belirtir.

Orhan Veli’nin pek çok şiirinde mizah ve ironi, anlatımın önemli bir özelliğidir. Komik olan, esasında bir yaşam kesiti veya kişi değildir.

“Hiçbir şeyden çekmedi dünyada / Nasırdan çektiği kadar…”

“Kitabe-i Seng-i Mezar” şiriinde, anlatıcının nasırının acısıyla kıvranan bir kişi görüntüsü kurması, borcu olan fakat alacağı olmayan bir gariban tiplemesini çizmesi kalemindeki mizahın ve ironinin en iyi örneklerinden biridir.

Arkadaşlarına değer veren, vefalı biridir Orhan. Sıradan insanlarla, sarhoşlarla bir aradadır, hep âşıktır, “dalgacıdır,” ama zaman zaman da sıkıntılı. En yakın dostu Melih Cevdet’le aynı kadını severler. Ama aşk acısını işsizlik haliyle bir arada anlatabilen, “bir garip” haldedir her zaman.

Edebiyat tarihindeki pek çok isim gibi, Orhan Veli ve arkadaşlarının da sanat tutkularını pekiştiren etkenlerden biri de bulundukları ortamlardır. Edebiyatseverlerin toplandığı belirli mekânlar vardır. Orhan Veli de o mekânların müdavimlerindendir. Salah Birsel’e göre, Orhan Veli’nin İstanbul’da vakit geçirdiği mekânlar Nisuaz Pastanesi, Elit, Mustafa’nın Meyhanesi, Balık Pazarı, Tepebaşı’nda sokak arasındaki meyhaneler ve dönemin çeşitli kitabevleridir. Ankara’da ise Özen Pastanesi, Şükran ve Macar Lokantaları sık sık uğradığı yerlerdir. Bu mekânlardan özellikle Nisuaz, cumartesi günleri birçok sanatçı ve akademisyene ev sahipliği yapar. Bu nedenle olsa gerek, Salah Birsel Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabında, Nisuaz’ı “Nisuaz Edebiyat Fakültesi” olarak adlandırır. Edebi anlamda birçok fikir alışverişi bu mekânlarda yapılır. Edebiyat, bu mekânlarda konuşulur, tartışılır, düşünülür.

Ankara, Orhan Veli’nin en güzel, en verimli yıllarını yaşadığı şehirdir. Ancak, onun ölümüne sebep olan şehir olarak da bilinir. 1950’nin Kasım’ında, gece yarısı, karanlık bir sokakta yürürken belediyenin açtığı bir çukura düşer. Başından hafif yaralanır, iki gün sonra İstanbul’a geldiğinde baş ağrıları başlar. 14 Kasım günü bir dost evinde yemek yerken fenalık geçirir, hastaneye kaldırılır ve kazadan kaynaklanan bir beyin kanaması geçirdiği anlaşılır. 15 Kasım’da yaşamını yitirdiğinde daha 36 yaşındadır Orhan.

Ne tuhaftır ki son anlarında lisedeki hocası Tanpınar da vardır yanında: “Şiirimize tatlı anlaşmazlığı ve lezzeti getiren zekâ,” lafını o son anda etmiştir büyük usta.

Fütursuz bir özgürlük, ayakları yerden kesen bir coşku, hep onun, hep Orhan Veli’nin olan bu havalar… Her ilkbaharda Orhan Veli kokusu vardır havada. Onun yaptığı gibi, şairlikle yetinmek büyük erdemdir, zordur vesselam.

, , , , ,