Giderim ben de, ben de…

Giderim ben de, ben de…

Erdi İnci
16 Mayıs 2014

Bir arzum kaldı sende…

 

Çok yakın bir arkadaşımın “Dün akşamdan beri yediğim çikolatayla duruyorum.” lafıyla uyandım/aydım. Saatlerdir televizyon açık. O bağımsız medyadan yana değiştirirken kanalları, ben yalandan da olsa umut umuttur diye düşünerek açıyordum yandaşları. Kelle saymak değildi derdim, ama ölü sayısı ne kadar az gösterilirse içim o kadar az yanacakmış gibi. Bencilim… Güçsüzüm…

Yetkililer konuşmaya kalkınca kanal değişiyor. Çünkü, onlar ne zaman çıksa ekran karşısına ölü sayısı artıyor, bir mezar daha kazılıyordu…

Sonra sosyal medyada akmaya başladı fotoğraflar… Yüzü kömür karası, gözü yaşlı bir işçi; Soma sapağına giren, kasası tabut dolu kamyon… Bir de tekme! Bir de yumruk!

Yurdum insanı bilmek ister. Ölüsünü de dirisini de. En azından bir mezar taşı ister. Yakınını her zaman ziyaret edeceği iki metrekarelik bir alan. Orada olduğunun, orada yattığının güvencesidir lazım olan onlara. Canları gitse de bedenleri yanlarındadır, gösterebilecekleri bir toprağın altında. Yoksa iki yeğeni ve üç komşusu yerin iki bin metre altında ölü mü, diri mi bilinmez bir haldeyken bekleyen bir adam, öfkelenmeyecek de ne yapacak? Yani, sadece umut değildir onu bekleten, bunu hepimiz çok iyi biliyoruz.

Yetkili var orada ama neyin yetkilisi anlaşılmaz. Halk sorar yakınını, cevap gelmez. Kendileri iş dağılımı yapıp bekler hastanelerde, soğuk hava depolarında, maden ocağında. Yetkili söylemez, halk sorar yakınını gazeteciye “Biliyor musun?” diye. Gazeteci yahu o, insan neden ona mecbur kalır/bırakılır? Aslında yetkili de bilir de, bilmez.

Her şeyi geçiyorum, canımın yanığıyla mücadele ediyorum; ama bana tee 1860’lardan örnek veriliyor, üç ömür öncesinden. Boğazımı acıtıyor bu açıklama, yutkunamıyorum.

En azından içimdeki acıyı yazarak kusayım diyorum, onu da beceremiyorum.

 

 

, , , , , , , , ,